Bloglarınefendisi
Just another WordPress.com weblogArşiv Siyasi
Mehmet Şevket Eygi’den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 15 uyarı
| Şevket Eygi’den Gül’e 15 uyarı11. Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, bir kesimce ‘laiklik’ takibine alınırken kendisine ‘Muhalif bir Müslüman’ tanımını yapan Eygi, Gül’e kritik uyarılarda bulundu. |
| 30 Ağustos 2007 12:12 |
Şevket Eygi’nin yazısının orjinal metni için tıklayın
Muhalif bir Müslüman olarak Sayın Abdullah Gül’ü tebrik ediyor ve uyarıyorum MUHALİF okur-yazar bir vatandaş olarak sizi tebrik ediyor ve Cenab-ı Hak’tan hayırlı başarılar diliyorum. Benim muhalefetim siyâsi değildir, geneldir. Bunca kötülük sergilenen, münker iş yapılan bir ülkede muvafık ve şakşakçı olmak şansına sahip değilim. Bazı tesbit ve dileklerimi arz etmeme müsaade buyurunuz. Birincisi: Ateşten bir gömlek giymiş bulunuyorsunuz. “Yardıma” mazhar olmanızı niyaz ederim. İkincisi: Şakşakçılar, yalakalar, mürailer, rantçılar, menfaat ve kemik peşinde koşanlar, dalkavuklar etrafınıza öyle üşüşecekler ki, şakşak ve övgü selleri içinde boğulma tehlikesi geçireceksiniz. Affınıza sığınarak, bunlara hiç değer vermemenizi tavsiye ediyorum. Bundan sonra övgüler ve şakşaklar sizin için son derece tehlikelidir. Zaten bunlara da hiç ihtiyacınız yoktur. Üçüncüsü: Uluslar arası şeffaflık ve temizlik kurumlarına göre ülkemiz, kokuşma konusunda, 10 üzerine 3 küsur not alarak liste sonlarında yer almaktadır. Bu, Türkiye için utanç verici bir haldir. Zat-ı âliniz yükseklerdeki yolsuzlukları bendenizden çok daha iyi biliyorsunuz. Bunlarla nasıl başa çıkacaksınız? Yoksa göz yummak zorunda mı kalacaksınız? Dördüncüsü: Emanetlerin ehline verilmesidir. Nepotizmle, akraba ve hemşehri kayırmakla, emanetlere hıyanetle, partizanca tayinlerle nasıl mücadele edeceksiniz? Beşincisi: Ülkede lüks, israf, sefahat, aşırı tüketim, gösteriş, marka fetişizmi almış yürümüştür. Zat-ı âliniz mütevazı, orta halli, alçak gönüllü bir devlet başkanı olarak, lisan-ı hal ile sefihlere (beyinsizlere) ders verebilirsiniz. Altıncısı: Çok takdir ettiğim ve sevdiğim Kayseri vilayeti sizinle haklı olarak iftihar edecektir. Lakin, siz sadece Kayseri’nin değil, bütün Türkiye’nin başkanısınız. Kayseri’ye ayrıcalık tanımayacağınızdan eminim. Yedincisi: Dindar bir vatandaş olarak bir kısım İslâmcılara ve Müslümanlara kesinlikle güvenmemeniz konusunda zat-ı alinizi uyarmama izin veriniz. Sekizincisi: Eimme-i müctehidînden Şafiî hazretlerinin şu hikmetli sözünü hatırlatmama müsaade buyurunuz: “Asıl fazilet, düşmanın kabul, tasdik ve teslim ettiğidir.” Dokuzuncusu: Çok zor, çok tehlikeli, tuzaklarla dolu bir yoldasınız. Birtakım derin ve esrarlı güçler size pusular kuracaktır. Sultan Abdülhamid gibi, hiç kimseye güvenmemenizi tavsiye ederim. Onuncusu: Refika-i muhtereminiz hanımefendiyi devlet işlerinin dışında tutunuz. Mümkün olduğu kadar onu resepsiyonlara, ziyafetlere, toplantılara götürmeyiniz. Bu konuda sayın Baykal’dan ibret ve ders alabilirsiniz. Onbirincisi: Şakşakçılar, poh pohçular, goy goycular, rantçılar, çıkarcılar sizi akın akın ziyarete geleceklerdir. Lütfen o musibetlere yüz vermeyiniz. Kapınız elbette haklılara, mazlumlara, doğrulara açık olacaktır; lakin haram yiyenlere, emanete hıyanet edenlere, yüzlerine toprak saçılası meddahlara kapalı olsun. Onikincisi: İmzanıza sunulan tayinlerde adaletle hareket eder, ehliyete bakarsanız hem kendinize, hem de ülkeye hizmet etmiş olursunuz. Onüçüncüsü: Etrafınızı hep aynı zihniyet ve kafadan danışmanlarla doldurmayınız. Namuslu, şerefli, haysiyetli, vatansever, doğru, dürüst, faziletli olmak şartıyla her kesimden danışmanınız olmasında sayısız yarar vardır. Ondördüncüsü: Bir Müslüman olarak söylüyorum; Türkiyenin bir numaralı insanı oldunuz, en yüksek tepeye çıktınız. Manevî bakımdan bunun fazla kıymeti yoktur. Dünya hayatı bir oyundan ve aldatmacadan ibarettir. Dünyaya güvenilmez, insanların, hele politikacıların önemli saydıkları öyle işler vardır ki, bunların tümü, din ve hikmet bakımından iki rekatlık bir namaz kadar kıymete sahip değildir. Siz inançlı ve olgun bir insansınız, inşaallah riyaset sizin başınızı döndürmez. Onbeşincisi: Manevî ve ruhanî bakımdan “silahlı” olmanızı tavsiye ediyorum. Sizi yok etmeye kesin şekilde kararlı olan amansız ve azılı düşmanlarınıza karşı kendinizi ancak böyle koruyabilirsiniz. Selam ve hürmetlerimi sunarım. |
12 Eylül Darbesi
12 Eylül Darbesi veya 1980 Darbesi, Türkiye‘de, Türk Silahlı Kuvvetleri‘in 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale.
27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi.
Bu müdahale ile Süleyman Demirel‘in Başbakan’ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1960 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir baskı dönemi başladı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları tarafından oluşturulan askeri cunta Milli Güvenlik Konseyi adı altında 1983 genel seçimine kadar Türkiye’ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.
Darbe ardından geçen 3 yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve cuntanın belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, 1982 yılındaki halk oylamasında, yüzde 92′lik “Evet” oyu ile büyük farkla kabul edildi. Halk oylamasında ‘Hayır’ oyu kullananları sandık başında baskı altında tutmak için rengi dışardan görünen oy pusulaları kullandırıldığı iddia edildi ama bu, Anayasa’nın çok büyük çoğunlukla kabul edilmesini açıklayan tek neden değildi. Anayasa’nın kabulünün bir başka önemli etkeni olarak, ihtilal öncesi iç savaş ortamı nedeni ile vatandaşların kendi hayatlarından endişe etmesi de ifade edilir.[1]
12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’de halkın önemli bölümü tarafından sosyal,siyasi ve ekonomik sorunların hiçbirine çözüm bulamayan iflas etmiş parlamenter rejimin ‘haklı’ alternatifi olarak görüldü. Bu nedenle, darbeye bir direniş olmadığı gibi, büyük çoğunluk, darbe liderlerini, ülkenin yeni liderleri olarak kısa sürede benimsedi.
Aynı halk oylamasında, Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi. Kabul edilen Anayasa’da, cunta üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.
12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı’nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya’da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği yürüyüş gösterildi.
Ülkede tırmandırılan sağ – sol ve alevi – sünni gerginliği bireysel ve kitlesel siyasi cinayetleri besledi. 12 Eylül 1980 öncesinde sağ ve sol siyasi hareketin önde gelen temsilcileri cinayetlere kurban gitti. Doç. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Gün Sazak, Nihat Erim ve tanınmış birçok kişi sağ ve sol gruplara mensup militanlar tarafından öldürüldü. Darbe öncesinde siyasi cinayetlerin sayısı her gün 30′a yaklaşıyordu.
12 Eylül 1980′e gelindiğinde 19 ilde sıkıyönetim uygulanıyordu.
Ülkede, yönetemeyen hükûmet, karar alamayan Meclis ve ardı arkası kesilmeyen siyasi cinayetlerin yol açtığı yılgınlık havası, 12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel‘in “70 sente muhtacız” sözü ile özetlenen işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile yoğunlaştı.
Darbe ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği / önleyemediği sorularını da beraberinde getirdi. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter‘a “bizim çocuklar işi bitirdi” anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül’de ABD’nin rolü konusunu da tartışmalara açtı.Darbeden sonra ilk idam edilenler 9 ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur.
Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda başlatılan ayrılıkçı silahlı hareket, 12 Eylül yönetiminin getirdiği Kürtçe konuşma yasağı ile güçlendirildi ve gerekçelendirildi. Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere bölge cezaevlerindeki kötü muamele, 1983 seçimlerinden sonra yoğunlaşacak Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adına terör eylemlerini gerçekleştirenlerin gerekçelerinden biri oldu. Bu cezaevlerinde tutulan PKK militanlarının önemli bölümü, daha sonra, PKK yöneticileri arasında yer aldı.
12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye’de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu, siyasi gelenekler geçici de olsa alt-üst edildi.
6 Kasım 1983 genel seçimine, kapatılan eski siyasi partilerin hiçbiri katılamadı; 1982 yılında hazırlattığı Anayasa‘yı onaylayarak cuntayı destekleyen seçmen, cuntanın işaret ettiği emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi yerine Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi‘ni Türkiye’yi yönetmek üzere seçti. Daha sonra, siyasi yasakların kalkması ile eski liderler ve eski kadrolar, yeni partiler ile seçimlere katıldı.
1983 yılındaki genel seçimde Turgut Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye ekonomisinin küresel entegrasyonu başladı. Bu anlamda, tasarlamadan da olsa, 12 Eylül cuntası, içe dönük kapalı bir ekonomiye sahip olan Türkiye’yi olumlu ve olumsuz tüm yönleri ile küresel ekonominin bir parçası haline getiren gelişmeleri tetikledi.
İlk kez Mehmet Ali Birand‘ın 12 Eylül 04.00 (1984) adlı kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze‘in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın your boys have done it — seninkiler yaptı/bizim çocuklar işi bitirdi – anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde ABD‘nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur. Henze’den sonra Ankara’daki çocuklar başardı şeklindeki mesaj Başkan Jimmy Carter’a iletilmiştir. Paul Henze 2003 yılında bir Türk gazetesine verdiği demeçte Bizim çocuklar işi başardı sözlerinin Mehmet Ali Birand‘ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 1997‘de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştır.
On iki Eylül Darbesi Sonuçları
- 650.000 kişi göz altına alındı
- 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
- Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
- 7 bin kişi için idam cezası istendi.
- 517 kişiye idam cezası verildi.
- Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
- İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
- 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
- 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
- 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
- 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
- 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
- 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
- 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
- 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
- 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
- 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
- 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
- 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
- Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
- 31 gazeteci cezaevine girdi.
- 300 gazeteci saldırıya uğradı.
- 3 gazeteci silahla öldürüldü.
- Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
- 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
- 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
- Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
- 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
- 14 kişi açlık grevinde öldü.
- 16 kişi kaçarken vuruldu.
- 95 kişi çatışmada öldü.
- 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
- 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
Bir Doların Üstündeki Piramitin Sırrı ve Siyonizm Sömürü Teşkilatı

Büyük boy halini görmek için tıklayın

Büyük Boy Halini Görmek İçin Tıklayın

Büyük Boy Halini Görmek İçin Tıklayın
Iste 1$ daki Dikkat Cekici Masonik Semboller
Buyuk Giza Piramiti vadedilmis topraklara kurulmasi amaclanan Buyuk Israil’i temsil eder.
Incilin ’’vahiyler’’ bolumunde ’Tanri’ tarafindan 144000 muhurlenmis kimsenin cennete girecegi ifade edilir(*) . 144000 adet tastan imar edilmis piramitin tesadufen secilmedigi aciktir.
Piramitin uzerinden ayrilmis ucgen icindeki goz ise, tevratta da ifade edildigi sekliyle(*), ’’Tanrinin herseyi goren Gozu’’dur. Davada Tanri’nin onlarla birlikte oldugunu temsil eder. Bilinen eski bir masonik amblemdir.
Piramitin etrafindaki latince yazilarin manalari ise soyle
Novus Ordo Seclerum – ’’Yeni Sekuler Dunya Duzeni’’
Annuit Coeptis – “Baslanmisin Tamamlanmasi” .
Romen rakamlarindan olusan “MDCCLXXVI” , 1776 sayisina tekabul eder. Her ne kadar Amerikanin kurulus tarihine nisbet eder gibi gorunse de, ilginctir; Illuminati(*) adli gizli orgutun kurulus tarihi de aynidir.
Sag tarafta, kartalin gagasinin ucunda tuttugu seritte yazan ’’coklugun disinda, TEK’’ anlamindaki “E Pluribus Unum,” ise, Tevratta kendilerine atfedilen ’’Secilmis irk’’ dusuncesini sembolize eder.
Kartalin tuttugu zeytin dali ’barisi, sag pencesinde tuttugu oklar ise savasi tasvir eder. Yani; ’’Dunyanin hakimiyeti bizde, istersek savas.. istersek baris!’’.
kullanilan simgelerdeki ’’13’’ olgusu ilginctir:
Piramit 13 basamaklidir
Zeytin dalinin 13 yapragi vardir
Oklarin adedi yine 13’tur.
Kartalin onundeki bayrak 13 seritlidir.
Kartalin ustundeki siyon yildizi 13 kucuk yildizdan olusmustur.
Bayragin ustundeki cizgilerde yine 13 adettir.
“E Pluribus Unum” ve Annuit Coeptis ifadeleri de 13 harften olusur.
In God We Trust ve hemen altindaki ONE ile incilden su ayet dikkat cekmektedir:
“Hear O Israel, the Lord is our GOD, the Lord is ONE.” *
———————
(*)
Vahiyler (1-8)
Mühürlenmiş 144 000 Kişi
1 Bundan sonra yeryüzünün dört köşesinde duran dört melek gördüm. Bunlar karaya, denize ya da herhangi bir ağaç üzerine esmesin diye, yeryüzünün dört rüzgarını tutuyorlardı.
2 Sonra gündoğusundan yükselen başka bir melek gördüm. Yaşayan Tanrı`nın mührünü taşıyordu. Karaya, denize zarar vermek için yetki verilen dört meleğe yüksek sesle bağırdı:
3 Biz Tanrımız`ın kullarını alınlarından mühürleyene dek karaya, denize ya da ağaçlara zarar vermeyin!
4 Mühürlenmiş olanların sayısını işittim. İsrailoğulları`nın bütün oymaklarından 144 000 kişi mühürlenmişti:
5 Yahuda oymağından 12 000 kişi mühürlenmişti. Ruben oymağından 12 000, Gad oymağından 12 000,
6 Aşer oymağından 12 000, Naftali oymağından 12 000, Manaşşe oymağından 12 000,
7 Şimon oymağından 12 000, Levi oymağından 12 000, İssakar oymağından 12 000,
8 Zevulun oymağından 12 000, Yusuf oymağından 12 000, Benyamin oymağından 12 000 kişi mühürlenmişti.
toplamda = 144000
Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı
Ramazan Yazçiçek, Milel ve Nihal, Tezkire, Fikir Dünyası, Haksöz ve İktibas gibi akademik ve sosyal bilim dergilerinde araştırmaları yayımlanan, ağırlıklı olarak Modernizm, Gelenekçilik ve Dünyevileşme bağlamında konferansları olan bir araştırmacı-yazar. Yazçiçekin son olarak Ekin Yayınlarında “Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı” isimli bir de kitabı yayımlandı. Yazçiçek ile kitabı üzerine yaptığımız röportajı sunuyoruz.
n Kurandaki sahih İslâm anlayışının önündeki engeller nelerdir?
Kuran, âlemler için bir zikir, hakkı batıldan ayıran bir fikir, hidayet ve müjdedir. Rabbimizin insanlığa en büyük lütfû; sözlerin en güzeli olan Kuran, gönüllere şifa, ihtilaflara çözümdür. Kuran, geçmişe ve geleceğe bir mucizedir. O, yol gösterici, hikmet ve âlemlere rahmet olarak göndermiştir.
Sahih İslâm anlayışına sadık kalınması ancak Kuran mesajının doğru anlaşılması ile mümkündür. Kuranın doğru anlaşılmasının önündeki en ciddi engel, kalplerdeki eğriliktir. Kalbinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için uğraşır dururlar. Bu, bir anlamda Kurana karşı pozisyon almadır. Allahın emirlerini sorgulamak, onu reddetmek veya onunla birlikte başka hüküm kaynakları da kabul etmek, sahih İslâm anlayışından uzaklaşmanın açık göstergeleridir.
Rabbimizin, “Kuranı ağır ağır, düşüne düşüne oku.” diye buyurmaktadır. Burada ümmetin ilk eğitiminin, Kuranı tertil (anlayarak, düşüne düşüne, bilinçli ve düzenli) üzere okunması emriyle başladığını görüyoruz.
Sahih İslâm anlayışından uzaklaşmanın özeti, Kurana, Kuranî olamayan bir tutumla yönelmektir. Vahyle gelen mesajı tam ve doğru bir şekilde anlamanın öncülü, vahyi kendi gerçekliği içerisinde kabul etmektir. Keza Kurana yaklaşımda Kuranî olmayan tavırların ilhâdî düşünceleri besleyen sapmalara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu sapma, Kuranın “uyulan” olmaktan çıkartılıp “uydurulan” olarak konumlandırılması ile olur.
Hz. Ömer (r): “Siz Kurana uyun; Kuranı kendinize uydurmayın. Kim Kuran-ı Kerimi kendisine uydurursa Kuran onu Cehenneme kadar sürükler, fakat kim Kurana tâbi olursa, Kuran onu firdevs cennetlerine götürür.” söylemektedir.
Allah,”ileride ondan sorumlu tutulacaksınız.” diye buyurmuştur. Demek Kuran, sınav kitabıdır. Dolayısıyla iman edenlerin Kitaba yaklaşımı, hakkını gözeterek okumalarıdır. Kuranî bir okuma, kendilerine ve içinde bulundukları topluma, Allahın ne buyurduğunu, kendilerinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında Allahın ne dediğini öğrenmek için yaklaşmaktır. Dolayısıyla doğru okuma, Kuranı ve onunla amel etmeyi birlikte öğrenmedir. Kurana, batınî manalar yüklemek, isteyenin istediği anlamları çıkarma çabası da tahrife kalkışmanın bir başka şeklidir. Batınîlik, Hurufilik nevi hurafelerin büyük bir kısmının İsrailiyattan ümmetin kültürüne geçtiği açıktır. Bu nokta da sahih İslâm anlayışının önündeki önemli engellerdendir.
Kuranı, salt gramer kitabı, lügatçe gibi görmek, onu anlaşılmaz kabul etmenin, adeta bilimsel(!), çağdaş savunuculuğudur. Kuranı belli bir zümrenin anlayabileceği batınî yorumlardan ibaret bir kitapmış gibi gören gnostik yaklaşımlar ile imanın amacı olan amelî yükümlülükleri erteleyen modern eğilimlerin çakıştığı/örtüştüğü görülmektedir. Oysa Kuranın muhatap aldığı insan, özel bir kabiliyette veya ihtisas sahibi insan değildir. Kuranın muhatabı standart her insandır. Bu, âkil ve bâliğ olmuş her insandır.
Kurandaki belli kıssa ve ayetleri, haberi geçen mucizeleri, bilimsel buluş ve ilmi neticeler ile izaha kalkışarak, ilmi sonuçlara endeksleme de yanlış yaklaşımlardandır. Bu yaklaşımın başka sebepleri olmakla birlikte daha çok Batı kültürü ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik duygusu ile takınılan tavır olduğu izlenmektedir.
Kurana, düşünceleri, ideolojileri, yaklaşımları teyid eden değil, uyulan, başvurularak kendisinde arınılan olarak yaklaşılmalıdır. Modern dönemin problemlerine yönelik çözüm arayışlarında daha çok Hrıstiyan teolojisi merkezli üretmelere karşı Kurandan izdüşümlerle nazireler geliştirmek de Kurana yanlış yönelimlerdendir. Bu nevî yeni paradigmaların geleceğin ciddi ve tehlikeli alanını oluşturduğu kanaâtindeyiz.
Bidat ve hurafelerin maalesef sahih din diye yaşandığı günümüzde “Kuran” vurgusu olumlu karşılık bulmuştur. Bu, sevindiricidir. Zaten olması gereken önce ve sonra “Kuran”ın esas alınmasıdır. Her Müslümanın kaygı ve çabası bu noktada yoğunlaşmalıdır. Toplumun kokuşmuş dini anlayışı, bidat ve hurafelerle dürülü din telakkisi, doğruları Kuranî olan söylemlerin ilgi ile izlenilmesine imkân hazırlamıştır. Ancak(!) “Kuran” vurgusu, insana, Allahtan başka edinilen ilâhların, rableştirilen şahısların reddini, tağutun bütün çeşitleriyle inkârını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle Allahın oluncaya kadar Allah yolunda mücadeleyi emretmektedir. Oysaki şurası da bir gerçek ki, “Kurandaki İslâm” vurgusuyla birileri “geleneksel din anlayışı”nın reddi ile elde ettikleri primi, şeytanizme, profan (dindışı) sistemlere meşruiyet tanımakta kullanmaktadırlar. Oysa kof kültür dininin iflası, Kuranın bütün boyutlarıyla hayata ikamesini zorunlu kılmaktadır. Haklı bir noktadan hareket, varılan yanlış noktayı meşrulaştırmaz. Çıkış noktasının doğruluğu, alternatif çözümün de doğruluğuyla bir anlam ifade eder.
n İslâmın amacı ana hedefi nedir?
İslamın ana hedefi sağlam bir inanç sistemi oluşturmaktır. Kuran, insanlık için öncelikle sağlam bir inanç sistemi getirmiştir. Bu inanç sisteminin temel karakteristiği, kulluğun Allaha has kılınmasıdır. Dolayısıyla İlâhi mesajın hedef kitlesi, evvelemirde hakkı batıl ile karıştıranlar, kulluğu Allahtan başkalarına paylaştırmaya kalkışanlar olmuştur. Bu bağlamda süregelen problem, Allahın varlığı-yokluğu, hatta Allahın evrenin yaratıcısı olup olmadığı problemi olmamıştır. Kuran mesajı, insanlara Allahın var olup olmadığını bildirmekten öte, Ondan başka İlâh olmadığını bildirme eksenlidir. Problem, tamamen kime, niçin ve nasıl kulluk edileceği problemidir. Zira sapma genellikle bu minvâl etrafında olmuştur. Nitekim tarih boyunca esas mücadele muvahhidler ile muharrifler arasında yaşanmıştır. Kâbiller, Nemrudlar, Firavunlar, Ebu Cehiller bu zorlu mücadelenin hep tahrif edici tarafı olmuş ve yetki gaspında bulunmuşlardır. Esas itibariyle bu yetki gaspı, insanlığın, geçmişte olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu sorunların özünü teşkil etmektedir.
Tevhîd ve şirk insanlığın gündeminden hiç düşmemiştir. Bu olgular insanın yaratılışıyla birlikte hep olagelmiştir. Zira şirk, insan için tevhîdin zıddı olarak imtihan gerekçesidir. Bu ameliyyenin insan yaşamında değişik etki tezahürleriyle bulunması, onun ertelenir olduğunu göstermez. Çünkü Allahtan başka ilâh edinmenin birçok yolu vardır ve bu insan yaşamında değişik şekillerde ortaya çıkmıştır.
Allahtan başka ilâh edinmenin somut tezahürlerinden birisi, gökte İlâh kabul edilenin yerde ilâh kabul edilmemesidir. Bu tarz ilâh edinme Allahtan başkasını yaratıcı olarak kabul etme değil, Allaha rağmen yaşama yönelik kurallar vaz etme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bununla gelinen nokta, üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılması yani aklın ilâh edilmesidir. Günümüz toplumlarının en belirgin sapmalarından biri kuşkusuz bu noktadır. Bununla, âlemlerin Rabbi olan Allah, sadece göklerin Rabbi kabul edilmekte, sosyal-siyasal alana ait yetkileri ise reddedilmektedir.
Risâletin öncelikli hedefi dini Allaha has kılmaktır. Allahtan başka edinilen sahte ilâhların yaşamda hükümferma oluşu, bu hedefi dikkate almamak, sınırı ihlâl etmektir. Bireysel ve toplumsal yaşamın bozulması, Allaha ait yetkilerin yaratılmışlara verilmesinin kaçınılmaz sonucudur. Oysaki hukukî ve sosyal hayata yönelik emir ve yasaların sahibi olarak Allahı bilmek, birleme (tevhîd) taâhhüdünün kendisidir. Bu durum, insanın kulluğu açısından, içinde bulunduğu anın vacibini mudrîk olması; fitnenin kaldırılıp dinin Allaha has kılınmasıdır.
Tevhîd, Kuranın hedeflediği sağlam bir inanç sisteminin esasıdır. Keza İslâmın özünü tevhîd teşkil eder. İnsanı iç çatışmaya düşmekten (ikilem) kurtarmak için dünya ve ahiret işleri hep aynı ilâhî otorite yani Allah (c) tarafından düzenlenir. Bir kulun iki Rabbi olamaz. Bu anlamda İslâm hukuku bir bütündür, asla bölünme (tecezzî) kabul etmez. İnsanı ruh, beden ve duyular diye ayırmayıp bir bütün olarak ele aldığı ve ona göre düzenlemelerde bulunduğu gibi, hayatı da bir bütün olarak ele alır tanzim eder. Dolayısıyla O, hem dindir, hem devlettir. Hülasa İslâmın amacı ana hedefi bu bütünlüğü sağlayacak sağlam bir inanç sistemi oluşturmak dünya ve ahiret mutluluğunu aynı yaratılış gerekçesinde (kulluk) aramaktır.
n İslâm anlayışında problemlerin çözümü nerede aranmalıdır?
Kulluktan kaçışın, hakka baş kaldırmanın, kendini büyük görerek tuğyana yönelişin tarihi, insanların ilâhî mesaj ile tanışması kadar eskidir. Cahilî statükolar, insan-vahy arasını kopuk tutabilmek için vahy ile tanışmanın önüne engeller koymuşlardır. Zira vahy ile yeniden tanışan insanın yaşamını bu merkezden şekillendirmeye yöneleceği bilinen bir konudur. Fıtratların önündeki engellerin kaldırılması ile Allahın dininin uydurulagelen dinlere tercih edileceği de tarihsel olarak da teyid edilmiştir.
Musa (a)nın kavminde öne çıkan üç güç odağı, hemen tüm Cahiliyye sistemlerinde de vardır. Karun, Firavun ve Haman. Bunların her biri tağutun bir görüntüsüdür. Haktan sapışın ve/veya saptırmanın bir boyutudur. “Karunu, Firavunu ve Hâmânı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.” Bu ayet dikkatimizi Kuranda bahsi geçen güç odaklarına çeker. Bunların ortaya çıkış sebepleri; bağy, tuğyan ve istikbardır. Bunlar için seçilmiş örnek tipler ise Firavun, Mele, Hâman, Belam, Mütrefun ve Karundur. Bu tiplemeler bugün de doğru tanındığı takdirde hem İslam anlayışındaki bozulmaların önüne geçilecek hem de yeniden çağı şekillendirme açısından bunalım içinde olan cahili hayat tarzına alternatif olunacaktır. Böylece Müslümanlar insanlığa yeni bir çözümle gidebilecektir.
Çözüm: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı beğendim.” Artık helâl ve haram hükmü koyma yetkisi, uyulması veya sakınılması gerekli kanunları vaz etme merciî ancak kendisine kulluk edilmesi gereken Allahtır. Bunun anlamı ise sosyal-siyasal, hukukî, iktisadî ve ahlâkî yani insan yaşamının her anını/alanını kuşatan kanunların Aziz ve Hâkim olan Allaha bırakılmasıdır. Farklı bir ifadeyle insanın hevânın ve yaratılmışların egemenliğinden kurtarılmasıdır.
“Hüküm sadece Allaha aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da Odur.” “Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de Ona mahsustur!” Zira Onun Mülk ve saltanatında ortağı yoktur.
Bu sınırları ihlâl edenler, ister gök tanrısı, ister iyilik/kötülük tanrısı isterse günümüz siyasal tanrıları olsun fark etmez. Bunların tümü sahte tanrılardır. Yapılan hâkimiyet gaspıdır ve adı şirktir, küfürdür. Bu yetkiyi başkalarına -taşlara, ağaçlara, ruhlara, meleklere, kurumlara, peygamberlere kısaca canlı-cansız, ölü veya diri- nispet edenler veya bu yetkiyi talep edenler, sapkınlık olarak aynı noktadadırlar.
Sorun nasıl ki Kuran mesajından uzaklaşmayla başladıysa çözüm de vahy ile yeniden tanışmak ve gereğini yapmaktadır.
n Tarihsel süreç içerisinde İslâm yönetim şeklinden teokratik veya saltanat denen yönetim sistemine geçişi örneklerle anlatır mısınız?
Buna siz ister teokratik deyin ister saltanat veya benim tabirimle “ilâhî kanunla yönetmekten ilâhî yetkiyle/sıfatla yönetmeye” kalkışma halleri söyleyin netice değişmez. -Hatta bu laik yöneticiler için dahi paradoksal olarak böyledir- Bunun geçmişte veya günümüzde Müslüman toplumlarda yaşanılmış olması da sonucu değiştirmez. Bir kez nirengi noktası Kuran ve Sünnet değilse bunların yerine ne koyarsanız koyun sonuç fasittir. Aktörler de müfsittir. Bizce Laiklikte, Demokrasi de bu içerikte birer sapmadır. Tarihteki her bir sapmayı bu ölçü ekseninde siz örneklendirin.
n Türk Müslümanlığına gelinceye dek Türklerde başlayan, gelişen ve nihayetini bulan akımdan bahseder misiniz?
Türkler, İslâm öncesi dönemde temasta bulundukları Şamanizm, Budizm, Zerdüştîlik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi birbirinden farklı dinlere girmişlerdi. Türklerin yaşadıkları bütün mıntıkalarda ve özellikle Anadoluda kabul gören inanç ve velî kültü tahlil edildiğinde, bunların, kaynağını İslâm öncesi eski Türk inanç ve velî telakkisinden aldığı görülmektedir. Farklı kültürleri maalesef yeni mecrasına taşıyan bir havza olarak karşılaştığımız tasavvufun velî anlayışı, burada eski inançları perdeleyen bir vazife görmüştür.
Orta Asyadan Balkanlara kadar bütün Türk topluluklarında, tabiat ve atalar kültlerini ve diğer önceki dinlerinin farklı izlerini görmek mümkündür. Türk velî kültü, Şamanizm dönemine giden bir tarihi serüvene sahiptir. Şamanizmdeki Şamanın sahip olduğuna inanılan olağanüstülüklerin sonraki dönemlerde Türk velî kültüne yansıdığı görülmektedir. Hatta yeni inanç sisteminde, Şamanizm öncesi eski Türk inançlarından olan atalar kültünün ayinlerine varıncaya dek rastlanmaktadır. Türklere bu İslâm anlayışı İran vasıtasıyla Maverâünnehre kadar yayılmış Horasan tasavvuf mektebi aracılığıyla ulaşmıştır. Bu anlayış, ilk Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevînin halifeleri aracılığıyla göçebe Türk boyları arasında yayılmağa başlamıştır. Türkler, bu inanç mozaiğini İslâmîyeti kabullerinde tasavvuf kanalıyla devralmışlar ve günümüze kadar da büyük ölçüde bu minval üzere inanıp yaşamışlardır. Bugün yaşanılan İslâm dışılıklara İslâmîdir vehmiyle devam edilmesi, bu inançların vaktizamanda İslâm diye kabul edilmiş olmasındandır. Haliyle bugün bu şekilde inanılıp yaşandığı da sosyolojik bir gerçektir.
Hiçbir tasavvuf cereyanı İslâmîyetin beşiği olan Arabistanda doğmamış ve yerleşip gelişmemiştir. Bu tespit, tasavvufun yapısı itibariyle İslâmîyeti eski kültürleri dâhilinde algılayan Mevâlî orta tabakasının kitabî ve nasçı İslâm anlayışını temsil eden hâkim Arap Müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının açık bir delilidir. Türklerin İslâmiyeti tasavvuf kanalıyla almış oldukları ve bunun da esas itibariyle kitabî bir İslâm anlayışına muhalif mistik hareket olduğu tekrarla zikre değerdir. Binaenaleyh bu anlayış doğru okunmadığı sürece günümüz varislerinin ellerinde bulunan bakiyenin niteliği de doğru anlaşılamayacaktır.
Moğolların saldırıları neticesinde Anadoluya kaçan farklı zümrelerin varlığı ve ardından Babailer İsyanı sonrasında oluşan Bektâşîlik kurumsalı, Türklerin eski inançlarını yeni bir İslam anlayışı şeklinde sürdürmelerine zemin hazırlamıştır.
Türk Müslümanlığı tabiri ise kavramsal olarak son dönemde ortaya çıkmıştır. Bu kavramsallaştırma ile sistem veya akıl veren hocaefendileri bir anlamda sistemin küreselleşmeyle orantılı olarak Protestan din özlemine cevap aramışlardır. Bununla Alevîlik/Bektâşîlik dışlanmışlıktan sahiplenilmeye kaydırılmıştır. Kuran İslâmı veya siyasal İslâma karşı Alevîlik, dengeleyici bir unsur olarak tercih edilmek istenmiştir. Günümüz gerçekliğinde Alevîlerin Kuran tasavvurları Kurana rağmen olduğu halde siyasal bir talep olarak Türk Müslümanlığı bu merkez üzerinden talep edilmiştir. Sistem, ulusal din arayışında Türk Müslümanlığı paradigmasını kullanmak istemiş, değişimin yönünü ulusçu din istikametinde talep etmiştir. Türk Müslümanlığı paradigması bir anlamda Alevîliğe ihale edilmiştir. Alevîliğin kavramsal ve tarihsel analizi ayrı bir konudur. Ancak bu üzerinde önemle durulması gerekli bir olgudur.
n Türk İslâmı veya Arap İslâmı gibi lokal İslâm anlayışları nasıl değerlendirmeli?
Bu sorunuzun cevabını müsaadenizle yayımlanan Milli Din Arayışı kitabımda sonsöz olarak söylediklerimi tekrarlayarak vermek istiyorum: Düşünce treni raydan her saptığında, onu, vahye yönelerek tekrar zeminine oturtmak mümkündür. İslâm tarihi boyunca mücedditler hep bunun çabası içinde olmuşlardır. Tecdit ehli, Kuran bilincini yeniden ihya etmeye çalışmış, problemlerin çözümünü Kuranda arama gayreti içinde olmuşlardır. Hilâfetin saltanata dönüştüğü, indî kanaatlerin din diye dayatıldığı, kör mukallid mantığın iradeleri tıkadığı her dönemde ihya öncüleri hep aynı noktayı işaret etmişlerdir. Bu, vahyi merkeze alarak dinin/yaşamın ihyası noktasında yoğunlaşmak, problemlerle yüzleşmekten sakınmadan Kurana bir daha müracaat etmektir. Bu bir keşiftir. Ancak bu keşif, yeni değil var olanı yeniden keşiftir. Günümüzde bütün sıcaklığıyla yaşanmakta olan İslâm dışı modern problemlerin aşılması da Kuranın aydınlığında pekâlâ mümkündür. Dinsel ırkçılık, geçmişte Ümeyyecilik, Şuûbiyye idi, bugün Türk Müslümanlığı. Belki yarın, bir başka teoloji denemesi veya felsefî doktrin olarak karşımıza çıkacaktır. Aynı kastın farklı ifadelerle isimlendirilmesi kabul ve redlerin değişmesi için yeter sebep değildir. Müslümanlar açısından konunun özü şudur: Mensubiyet Arap Müslümanlığına olmadığı gibi rücû da Türk Müslümanlığına veya başka bir kavmin Müslümanlığına olmayacaktır. Aslolan inançta tevhid ümmette vahdettir.
“O kitap (Kuran); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.”
Mehmet Baydemir Anadolu Gençlik Dergisi
30 Ağustos Zafer Bayramı
| 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIGÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu. Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919′da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919′da Ankara’ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920′de TBMM’yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara oluyordu. TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. “Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü”nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar’a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, or-dularına: “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” emrini verdi. Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi. Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı. 1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld”. İstanbul’daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922′de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı. Bu savaş, Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı. Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922′de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline “dur” diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz. |
Siyonizm ve Masonluk Nedir
SİYONİZM VE TERÖR DEVLETİ İSRAİL
Hep tarihten ders çıkarmamız gerektiğini söyleriz. Geçmişte yaşanmış olaylar, bugünkülere ışık tutacaktır, doğruyu gösterecektir. Bütün bunlar doğru yaklaşımlardır. Hele geçmişteki olayların “iç yüzünü” anlamak, günümüzdekilerin de sahip olabilecekleri benzer “iç yüz”leri fark edebilmek açısından oldukça önemlidir. Bu yüzden, bugün Ortadoğu’nun başını ağrıtan sorunlara biraz da tarih perspektifinden bakmak gerekir. Mirasını koruduğumuz Osmanlı’nın nasıl yıkıldığını, daha sonra bölgede nelerin olduğunu, Ortadoğu’da kimlerin ne tür işler “tezgahladıklarını” görmek, son derece önemlidir. O zaman bugün bölgede bir türlü köklü çözümler getirilemeyen sorunlara daha sağlıklı bakabiliriz.
Bu bölümde pek çok soruna ışık tutacak bir konu ele alındı: İsrail’in tarihi. İsrail’in nasıl kurulduğu, bölgedeki istikrarın nasıl bozulduğu, kurulduktan sonra neler olduğu, savaşlar, provokasyonlar ve kukla liderler.
Siyonizmin Vaat Edilmiş Toprakları
Siyonizm, sanıldığının aksine 19. yüzyılın sonlarında gündeme gelmiş bir fikir değildir. Muharref Tevrat’ta “Dünya Krallığı”nın merkezi haline gelecek bir Yahudi Devleti’nin kurulacağından bahsedilir. Dolayısıyla Siyonizmin tarihi Tevrat kadar eskidir. Siyonizmin vazgeçilmez hedefi olan bu devletin sınırları Tevrat’ta şöyle tarif ediliyor
“Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat Irmağı’ndan Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.” (Tekvin Bölümü, 12/25)
Yahudiler kendilerine vadedildiğine inandıkları bu topraklara kavuşmak amacıyla, ilk resmi adımı 29 Ağustos 1897′de Basel’de I. Siyonist Kongresi’ni düzenleyerek attılar. Theodor
Herzl, başkanlığını yaptığı bu kongrede kuracakları Yahudi Devleti’nin sınırlarını şöyle açıklıyordu:
“Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır.” (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.711)
Herzl, bütün dünya Yahudilerinin vereceği destekten emin olarak, kongrede şunları da söylemişti:
“Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu böyle bilecektir.” (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.581)
Merhaba Dünya!
Welcome to WordPress.com. This is your first post. Edit or delete it and start blogging!
