Bloglarınefendisi
Just another WordPress.com weblogArşiv İslam Dünyası
Bir Doların Üstündeki Piramitin Sırrı ve Siyonizm Sömürü Teşkilatı

Büyük boy halini görmek için tıklayın

Büyük Boy Halini Görmek İçin Tıklayın

Büyük Boy Halini Görmek İçin Tıklayın
Iste 1$ daki Dikkat Cekici Masonik Semboller
Buyuk Giza Piramiti vadedilmis topraklara kurulmasi amaclanan Buyuk Israil’i temsil eder.
Incilin ’’vahiyler’’ bolumunde ’Tanri’ tarafindan 144000 muhurlenmis kimsenin cennete girecegi ifade edilir(*) . 144000 adet tastan imar edilmis piramitin tesadufen secilmedigi aciktir.
Piramitin uzerinden ayrilmis ucgen icindeki goz ise, tevratta da ifade edildigi sekliyle(*), ’’Tanrinin herseyi goren Gozu’’dur. Davada Tanri’nin onlarla birlikte oldugunu temsil eder. Bilinen eski bir masonik amblemdir.
Piramitin etrafindaki latince yazilarin manalari ise soyle
Novus Ordo Seclerum – ’’Yeni Sekuler Dunya Duzeni’’
Annuit Coeptis – “Baslanmisin Tamamlanmasi” .
Romen rakamlarindan olusan “MDCCLXXVI” , 1776 sayisina tekabul eder. Her ne kadar Amerikanin kurulus tarihine nisbet eder gibi gorunse de, ilginctir; Illuminati(*) adli gizli orgutun kurulus tarihi de aynidir.
Sag tarafta, kartalin gagasinin ucunda tuttugu seritte yazan ’’coklugun disinda, TEK’’ anlamindaki “E Pluribus Unum,” ise, Tevratta kendilerine atfedilen ’’Secilmis irk’’ dusuncesini sembolize eder.
Kartalin tuttugu zeytin dali ’barisi, sag pencesinde tuttugu oklar ise savasi tasvir eder. Yani; ’’Dunyanin hakimiyeti bizde, istersek savas.. istersek baris!’’.
kullanilan simgelerdeki ’’13’’ olgusu ilginctir:
Piramit 13 basamaklidir
Zeytin dalinin 13 yapragi vardir
Oklarin adedi yine 13’tur.
Kartalin onundeki bayrak 13 seritlidir.
Kartalin ustundeki siyon yildizi 13 kucuk yildizdan olusmustur.
Bayragin ustundeki cizgilerde yine 13 adettir.
“E Pluribus Unum” ve Annuit Coeptis ifadeleri de 13 harften olusur.
In God We Trust ve hemen altindaki ONE ile incilden su ayet dikkat cekmektedir:
“Hear O Israel, the Lord is our GOD, the Lord is ONE.” *
———————
(*)
Vahiyler (1-8)
Mühürlenmiş 144 000 Kişi
1 Bundan sonra yeryüzünün dört köşesinde duran dört melek gördüm. Bunlar karaya, denize ya da herhangi bir ağaç üzerine esmesin diye, yeryüzünün dört rüzgarını tutuyorlardı.
2 Sonra gündoğusundan yükselen başka bir melek gördüm. Yaşayan Tanrı`nın mührünü taşıyordu. Karaya, denize zarar vermek için yetki verilen dört meleğe yüksek sesle bağırdı:
3 Biz Tanrımız`ın kullarını alınlarından mühürleyene dek karaya, denize ya da ağaçlara zarar vermeyin!
4 Mühürlenmiş olanların sayısını işittim. İsrailoğulları`nın bütün oymaklarından 144 000 kişi mühürlenmişti:
5 Yahuda oymağından 12 000 kişi mühürlenmişti. Ruben oymağından 12 000, Gad oymağından 12 000,
6 Aşer oymağından 12 000, Naftali oymağından 12 000, Manaşşe oymağından 12 000,
7 Şimon oymağından 12 000, Levi oymağından 12 000, İssakar oymağından 12 000,
8 Zevulun oymağından 12 000, Yusuf oymağından 12 000, Benyamin oymağından 12 000 kişi mühürlenmişti.
toplamda = 144000
Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı
Ramazan Yazçiçek, Milel ve Nihal, Tezkire, Fikir Dünyası, Haksöz ve İktibas gibi akademik ve sosyal bilim dergilerinde araştırmaları yayımlanan, ağırlıklı olarak Modernizm, Gelenekçilik ve Dünyevileşme bağlamında konferansları olan bir araştırmacı-yazar. Yazçiçekin son olarak Ekin Yayınlarında “Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı” isimli bir de kitabı yayımlandı. Yazçiçek ile kitabı üzerine yaptığımız röportajı sunuyoruz.
n Kurandaki sahih İslâm anlayışının önündeki engeller nelerdir?
Kuran, âlemler için bir zikir, hakkı batıldan ayıran bir fikir, hidayet ve müjdedir. Rabbimizin insanlığa en büyük lütfû; sözlerin en güzeli olan Kuran, gönüllere şifa, ihtilaflara çözümdür. Kuran, geçmişe ve geleceğe bir mucizedir. O, yol gösterici, hikmet ve âlemlere rahmet olarak göndermiştir.
Sahih İslâm anlayışına sadık kalınması ancak Kuran mesajının doğru anlaşılması ile mümkündür. Kuranın doğru anlaşılmasının önündeki en ciddi engel, kalplerdeki eğriliktir. Kalbinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için uğraşır dururlar. Bu, bir anlamda Kurana karşı pozisyon almadır. Allahın emirlerini sorgulamak, onu reddetmek veya onunla birlikte başka hüküm kaynakları da kabul etmek, sahih İslâm anlayışından uzaklaşmanın açık göstergeleridir.
Rabbimizin, “Kuranı ağır ağır, düşüne düşüne oku.” diye buyurmaktadır. Burada ümmetin ilk eğitiminin, Kuranı tertil (anlayarak, düşüne düşüne, bilinçli ve düzenli) üzere okunması emriyle başladığını görüyoruz.
Sahih İslâm anlayışından uzaklaşmanın özeti, Kurana, Kuranî olamayan bir tutumla yönelmektir. Vahyle gelen mesajı tam ve doğru bir şekilde anlamanın öncülü, vahyi kendi gerçekliği içerisinde kabul etmektir. Keza Kurana yaklaşımda Kuranî olmayan tavırların ilhâdî düşünceleri besleyen sapmalara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu sapma, Kuranın “uyulan” olmaktan çıkartılıp “uydurulan” olarak konumlandırılması ile olur.
Hz. Ömer (r): “Siz Kurana uyun; Kuranı kendinize uydurmayın. Kim Kuran-ı Kerimi kendisine uydurursa Kuran onu Cehenneme kadar sürükler, fakat kim Kurana tâbi olursa, Kuran onu firdevs cennetlerine götürür.” söylemektedir.
Allah,”ileride ondan sorumlu tutulacaksınız.” diye buyurmuştur. Demek Kuran, sınav kitabıdır. Dolayısıyla iman edenlerin Kitaba yaklaşımı, hakkını gözeterek okumalarıdır. Kuranî bir okuma, kendilerine ve içinde bulundukları topluma, Allahın ne buyurduğunu, kendilerinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında Allahın ne dediğini öğrenmek için yaklaşmaktır. Dolayısıyla doğru okuma, Kuranı ve onunla amel etmeyi birlikte öğrenmedir. Kurana, batınî manalar yüklemek, isteyenin istediği anlamları çıkarma çabası da tahrife kalkışmanın bir başka şeklidir. Batınîlik, Hurufilik nevi hurafelerin büyük bir kısmının İsrailiyattan ümmetin kültürüne geçtiği açıktır. Bu nokta da sahih İslâm anlayışının önündeki önemli engellerdendir.
Kuranı, salt gramer kitabı, lügatçe gibi görmek, onu anlaşılmaz kabul etmenin, adeta bilimsel(!), çağdaş savunuculuğudur. Kuranı belli bir zümrenin anlayabileceği batınî yorumlardan ibaret bir kitapmış gibi gören gnostik yaklaşımlar ile imanın amacı olan amelî yükümlülükleri erteleyen modern eğilimlerin çakıştığı/örtüştüğü görülmektedir. Oysa Kuranın muhatap aldığı insan, özel bir kabiliyette veya ihtisas sahibi insan değildir. Kuranın muhatabı standart her insandır. Bu, âkil ve bâliğ olmuş her insandır.
Kurandaki belli kıssa ve ayetleri, haberi geçen mucizeleri, bilimsel buluş ve ilmi neticeler ile izaha kalkışarak, ilmi sonuçlara endeksleme de yanlış yaklaşımlardandır. Bu yaklaşımın başka sebepleri olmakla birlikte daha çok Batı kültürü ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik duygusu ile takınılan tavır olduğu izlenmektedir.
Kurana, düşünceleri, ideolojileri, yaklaşımları teyid eden değil, uyulan, başvurularak kendisinde arınılan olarak yaklaşılmalıdır. Modern dönemin problemlerine yönelik çözüm arayışlarında daha çok Hrıstiyan teolojisi merkezli üretmelere karşı Kurandan izdüşümlerle nazireler geliştirmek de Kurana yanlış yönelimlerdendir. Bu nevî yeni paradigmaların geleceğin ciddi ve tehlikeli alanını oluşturduğu kanaâtindeyiz.
Bidat ve hurafelerin maalesef sahih din diye yaşandığı günümüzde “Kuran” vurgusu olumlu karşılık bulmuştur. Bu, sevindiricidir. Zaten olması gereken önce ve sonra “Kuran”ın esas alınmasıdır. Her Müslümanın kaygı ve çabası bu noktada yoğunlaşmalıdır. Toplumun kokuşmuş dini anlayışı, bidat ve hurafelerle dürülü din telakkisi, doğruları Kuranî olan söylemlerin ilgi ile izlenilmesine imkân hazırlamıştır. Ancak(!) “Kuran” vurgusu, insana, Allahtan başka edinilen ilâhların, rableştirilen şahısların reddini, tağutun bütün çeşitleriyle inkârını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle Allahın oluncaya kadar Allah yolunda mücadeleyi emretmektedir. Oysaki şurası da bir gerçek ki, “Kurandaki İslâm” vurgusuyla birileri “geleneksel din anlayışı”nın reddi ile elde ettikleri primi, şeytanizme, profan (dindışı) sistemlere meşruiyet tanımakta kullanmaktadırlar. Oysa kof kültür dininin iflası, Kuranın bütün boyutlarıyla hayata ikamesini zorunlu kılmaktadır. Haklı bir noktadan hareket, varılan yanlış noktayı meşrulaştırmaz. Çıkış noktasının doğruluğu, alternatif çözümün de doğruluğuyla bir anlam ifade eder.
n İslâmın amacı ana hedefi nedir?
İslamın ana hedefi sağlam bir inanç sistemi oluşturmaktır. Kuran, insanlık için öncelikle sağlam bir inanç sistemi getirmiştir. Bu inanç sisteminin temel karakteristiği, kulluğun Allaha has kılınmasıdır. Dolayısıyla İlâhi mesajın hedef kitlesi, evvelemirde hakkı batıl ile karıştıranlar, kulluğu Allahtan başkalarına paylaştırmaya kalkışanlar olmuştur. Bu bağlamda süregelen problem, Allahın varlığı-yokluğu, hatta Allahın evrenin yaratıcısı olup olmadığı problemi olmamıştır. Kuran mesajı, insanlara Allahın var olup olmadığını bildirmekten öte, Ondan başka İlâh olmadığını bildirme eksenlidir. Problem, tamamen kime, niçin ve nasıl kulluk edileceği problemidir. Zira sapma genellikle bu minvâl etrafında olmuştur. Nitekim tarih boyunca esas mücadele muvahhidler ile muharrifler arasında yaşanmıştır. Kâbiller, Nemrudlar, Firavunlar, Ebu Cehiller bu zorlu mücadelenin hep tahrif edici tarafı olmuş ve yetki gaspında bulunmuşlardır. Esas itibariyle bu yetki gaspı, insanlığın, geçmişte olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu sorunların özünü teşkil etmektedir.
Tevhîd ve şirk insanlığın gündeminden hiç düşmemiştir. Bu olgular insanın yaratılışıyla birlikte hep olagelmiştir. Zira şirk, insan için tevhîdin zıddı olarak imtihan gerekçesidir. Bu ameliyyenin insan yaşamında değişik etki tezahürleriyle bulunması, onun ertelenir olduğunu göstermez. Çünkü Allahtan başka ilâh edinmenin birçok yolu vardır ve bu insan yaşamında değişik şekillerde ortaya çıkmıştır.
Allahtan başka ilâh edinmenin somut tezahürlerinden birisi, gökte İlâh kabul edilenin yerde ilâh kabul edilmemesidir. Bu tarz ilâh edinme Allahtan başkasını yaratıcı olarak kabul etme değil, Allaha rağmen yaşama yönelik kurallar vaz etme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bununla gelinen nokta, üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılması yani aklın ilâh edilmesidir. Günümüz toplumlarının en belirgin sapmalarından biri kuşkusuz bu noktadır. Bununla, âlemlerin Rabbi olan Allah, sadece göklerin Rabbi kabul edilmekte, sosyal-siyasal alana ait yetkileri ise reddedilmektedir.
Risâletin öncelikli hedefi dini Allaha has kılmaktır. Allahtan başka edinilen sahte ilâhların yaşamda hükümferma oluşu, bu hedefi dikkate almamak, sınırı ihlâl etmektir. Bireysel ve toplumsal yaşamın bozulması, Allaha ait yetkilerin yaratılmışlara verilmesinin kaçınılmaz sonucudur. Oysaki hukukî ve sosyal hayata yönelik emir ve yasaların sahibi olarak Allahı bilmek, birleme (tevhîd) taâhhüdünün kendisidir. Bu durum, insanın kulluğu açısından, içinde bulunduğu anın vacibini mudrîk olması; fitnenin kaldırılıp dinin Allaha has kılınmasıdır.
Tevhîd, Kuranın hedeflediği sağlam bir inanç sisteminin esasıdır. Keza İslâmın özünü tevhîd teşkil eder. İnsanı iç çatışmaya düşmekten (ikilem) kurtarmak için dünya ve ahiret işleri hep aynı ilâhî otorite yani Allah (c) tarafından düzenlenir. Bir kulun iki Rabbi olamaz. Bu anlamda İslâm hukuku bir bütündür, asla bölünme (tecezzî) kabul etmez. İnsanı ruh, beden ve duyular diye ayırmayıp bir bütün olarak ele aldığı ve ona göre düzenlemelerde bulunduğu gibi, hayatı da bir bütün olarak ele alır tanzim eder. Dolayısıyla O, hem dindir, hem devlettir. Hülasa İslâmın amacı ana hedefi bu bütünlüğü sağlayacak sağlam bir inanç sistemi oluşturmak dünya ve ahiret mutluluğunu aynı yaratılış gerekçesinde (kulluk) aramaktır.
n İslâm anlayışında problemlerin çözümü nerede aranmalıdır?
Kulluktan kaçışın, hakka baş kaldırmanın, kendini büyük görerek tuğyana yönelişin tarihi, insanların ilâhî mesaj ile tanışması kadar eskidir. Cahilî statükolar, insan-vahy arasını kopuk tutabilmek için vahy ile tanışmanın önüne engeller koymuşlardır. Zira vahy ile yeniden tanışan insanın yaşamını bu merkezden şekillendirmeye yöneleceği bilinen bir konudur. Fıtratların önündeki engellerin kaldırılması ile Allahın dininin uydurulagelen dinlere tercih edileceği de tarihsel olarak da teyid edilmiştir.
Musa (a)nın kavminde öne çıkan üç güç odağı, hemen tüm Cahiliyye sistemlerinde de vardır. Karun, Firavun ve Haman. Bunların her biri tağutun bir görüntüsüdür. Haktan sapışın ve/veya saptırmanın bir boyutudur. “Karunu, Firavunu ve Hâmânı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.” Bu ayet dikkatimizi Kuranda bahsi geçen güç odaklarına çeker. Bunların ortaya çıkış sebepleri; bağy, tuğyan ve istikbardır. Bunlar için seçilmiş örnek tipler ise Firavun, Mele, Hâman, Belam, Mütrefun ve Karundur. Bu tiplemeler bugün de doğru tanındığı takdirde hem İslam anlayışındaki bozulmaların önüne geçilecek hem de yeniden çağı şekillendirme açısından bunalım içinde olan cahili hayat tarzına alternatif olunacaktır. Böylece Müslümanlar insanlığa yeni bir çözümle gidebilecektir.
Çözüm: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı beğendim.” Artık helâl ve haram hükmü koyma yetkisi, uyulması veya sakınılması gerekli kanunları vaz etme merciî ancak kendisine kulluk edilmesi gereken Allahtır. Bunun anlamı ise sosyal-siyasal, hukukî, iktisadî ve ahlâkî yani insan yaşamının her anını/alanını kuşatan kanunların Aziz ve Hâkim olan Allaha bırakılmasıdır. Farklı bir ifadeyle insanın hevânın ve yaratılmışların egemenliğinden kurtarılmasıdır.
“Hüküm sadece Allaha aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da Odur.” “Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de Ona mahsustur!” Zira Onun Mülk ve saltanatında ortağı yoktur.
Bu sınırları ihlâl edenler, ister gök tanrısı, ister iyilik/kötülük tanrısı isterse günümüz siyasal tanrıları olsun fark etmez. Bunların tümü sahte tanrılardır. Yapılan hâkimiyet gaspıdır ve adı şirktir, küfürdür. Bu yetkiyi başkalarına -taşlara, ağaçlara, ruhlara, meleklere, kurumlara, peygamberlere kısaca canlı-cansız, ölü veya diri- nispet edenler veya bu yetkiyi talep edenler, sapkınlık olarak aynı noktadadırlar.
Sorun nasıl ki Kuran mesajından uzaklaşmayla başladıysa çözüm de vahy ile yeniden tanışmak ve gereğini yapmaktadır.
n Tarihsel süreç içerisinde İslâm yönetim şeklinden teokratik veya saltanat denen yönetim sistemine geçişi örneklerle anlatır mısınız?
Buna siz ister teokratik deyin ister saltanat veya benim tabirimle “ilâhî kanunla yönetmekten ilâhî yetkiyle/sıfatla yönetmeye” kalkışma halleri söyleyin netice değişmez. -Hatta bu laik yöneticiler için dahi paradoksal olarak böyledir- Bunun geçmişte veya günümüzde Müslüman toplumlarda yaşanılmış olması da sonucu değiştirmez. Bir kez nirengi noktası Kuran ve Sünnet değilse bunların yerine ne koyarsanız koyun sonuç fasittir. Aktörler de müfsittir. Bizce Laiklikte, Demokrasi de bu içerikte birer sapmadır. Tarihteki her bir sapmayı bu ölçü ekseninde siz örneklendirin.
n Türk Müslümanlığına gelinceye dek Türklerde başlayan, gelişen ve nihayetini bulan akımdan bahseder misiniz?
Türkler, İslâm öncesi dönemde temasta bulundukları Şamanizm, Budizm, Zerdüştîlik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi birbirinden farklı dinlere girmişlerdi. Türklerin yaşadıkları bütün mıntıkalarda ve özellikle Anadoluda kabul gören inanç ve velî kültü tahlil edildiğinde, bunların, kaynağını İslâm öncesi eski Türk inanç ve velî telakkisinden aldığı görülmektedir. Farklı kültürleri maalesef yeni mecrasına taşıyan bir havza olarak karşılaştığımız tasavvufun velî anlayışı, burada eski inançları perdeleyen bir vazife görmüştür.
Orta Asyadan Balkanlara kadar bütün Türk topluluklarında, tabiat ve atalar kültlerini ve diğer önceki dinlerinin farklı izlerini görmek mümkündür. Türk velî kültü, Şamanizm dönemine giden bir tarihi serüvene sahiptir. Şamanizmdeki Şamanın sahip olduğuna inanılan olağanüstülüklerin sonraki dönemlerde Türk velî kültüne yansıdığı görülmektedir. Hatta yeni inanç sisteminde, Şamanizm öncesi eski Türk inançlarından olan atalar kültünün ayinlerine varıncaya dek rastlanmaktadır. Türklere bu İslâm anlayışı İran vasıtasıyla Maverâünnehre kadar yayılmış Horasan tasavvuf mektebi aracılığıyla ulaşmıştır. Bu anlayış, ilk Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevînin halifeleri aracılığıyla göçebe Türk boyları arasında yayılmağa başlamıştır. Türkler, bu inanç mozaiğini İslâmîyeti kabullerinde tasavvuf kanalıyla devralmışlar ve günümüze kadar da büyük ölçüde bu minval üzere inanıp yaşamışlardır. Bugün yaşanılan İslâm dışılıklara İslâmîdir vehmiyle devam edilmesi, bu inançların vaktizamanda İslâm diye kabul edilmiş olmasındandır. Haliyle bugün bu şekilde inanılıp yaşandığı da sosyolojik bir gerçektir.
Hiçbir tasavvuf cereyanı İslâmîyetin beşiği olan Arabistanda doğmamış ve yerleşip gelişmemiştir. Bu tespit, tasavvufun yapısı itibariyle İslâmîyeti eski kültürleri dâhilinde algılayan Mevâlî orta tabakasının kitabî ve nasçı İslâm anlayışını temsil eden hâkim Arap Müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının açık bir delilidir. Türklerin İslâmiyeti tasavvuf kanalıyla almış oldukları ve bunun da esas itibariyle kitabî bir İslâm anlayışına muhalif mistik hareket olduğu tekrarla zikre değerdir. Binaenaleyh bu anlayış doğru okunmadığı sürece günümüz varislerinin ellerinde bulunan bakiyenin niteliği de doğru anlaşılamayacaktır.
Moğolların saldırıları neticesinde Anadoluya kaçan farklı zümrelerin varlığı ve ardından Babailer İsyanı sonrasında oluşan Bektâşîlik kurumsalı, Türklerin eski inançlarını yeni bir İslam anlayışı şeklinde sürdürmelerine zemin hazırlamıştır.
Türk Müslümanlığı tabiri ise kavramsal olarak son dönemde ortaya çıkmıştır. Bu kavramsallaştırma ile sistem veya akıl veren hocaefendileri bir anlamda sistemin küreselleşmeyle orantılı olarak Protestan din özlemine cevap aramışlardır. Bununla Alevîlik/Bektâşîlik dışlanmışlıktan sahiplenilmeye kaydırılmıştır. Kuran İslâmı veya siyasal İslâma karşı Alevîlik, dengeleyici bir unsur olarak tercih edilmek istenmiştir. Günümüz gerçekliğinde Alevîlerin Kuran tasavvurları Kurana rağmen olduğu halde siyasal bir talep olarak Türk Müslümanlığı bu merkez üzerinden talep edilmiştir. Sistem, ulusal din arayışında Türk Müslümanlığı paradigmasını kullanmak istemiş, değişimin yönünü ulusçu din istikametinde talep etmiştir. Türk Müslümanlığı paradigması bir anlamda Alevîliğe ihale edilmiştir. Alevîliğin kavramsal ve tarihsel analizi ayrı bir konudur. Ancak bu üzerinde önemle durulması gerekli bir olgudur.
n Türk İslâmı veya Arap İslâmı gibi lokal İslâm anlayışları nasıl değerlendirmeli?
Bu sorunuzun cevabını müsaadenizle yayımlanan Milli Din Arayışı kitabımda sonsöz olarak söylediklerimi tekrarlayarak vermek istiyorum: Düşünce treni raydan her saptığında, onu, vahye yönelerek tekrar zeminine oturtmak mümkündür. İslâm tarihi boyunca mücedditler hep bunun çabası içinde olmuşlardır. Tecdit ehli, Kuran bilincini yeniden ihya etmeye çalışmış, problemlerin çözümünü Kuranda arama gayreti içinde olmuşlardır. Hilâfetin saltanata dönüştüğü, indî kanaatlerin din diye dayatıldığı, kör mukallid mantığın iradeleri tıkadığı her dönemde ihya öncüleri hep aynı noktayı işaret etmişlerdir. Bu, vahyi merkeze alarak dinin/yaşamın ihyası noktasında yoğunlaşmak, problemlerle yüzleşmekten sakınmadan Kurana bir daha müracaat etmektir. Bu bir keşiftir. Ancak bu keşif, yeni değil var olanı yeniden keşiftir. Günümüzde bütün sıcaklığıyla yaşanmakta olan İslâm dışı modern problemlerin aşılması da Kuranın aydınlığında pekâlâ mümkündür. Dinsel ırkçılık, geçmişte Ümeyyecilik, Şuûbiyye idi, bugün Türk Müslümanlığı. Belki yarın, bir başka teoloji denemesi veya felsefî doktrin olarak karşımıza çıkacaktır. Aynı kastın farklı ifadelerle isimlendirilmesi kabul ve redlerin değişmesi için yeter sebep değildir. Müslümanlar açısından konunun özü şudur: Mensubiyet Arap Müslümanlığına olmadığı gibi rücû da Türk Müslümanlığına veya başka bir kavmin Müslümanlığına olmayacaktır. Aslolan inançta tevhid ümmette vahdettir.
“O kitap (Kuran); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.”
Mehmet Baydemir Anadolu Gençlik Dergisi
Ilumlı İslam, Türk İslamı, Euro İslam, Liberal İslam Aldatmacaları
Ilımlı İslam, Türk İslamı, Euro İslam, Liberal İslam… Tüm bunlar küresel ve yerel zulüm odaklarının “İslamsız bir İslam” özleminin eseri yaklaşımlar olarak ortaya atıldı. Müslümanlar ne zaman, suya sabuna dokunmamayı, zalime karşı söz söylememeyi, hatta insanlara zulmedip onların mallarını gasbeden zalim ve fasıklara itaati emreden Emevi ve Abbasi patentli muharref din anlayışlarını sorgulayıp Kurana yönelmeye ve yeryüzünde hak ve adaletin tesisini talep etmeye başlamışlarsa, zulüm odakları, üstad Ali Şeriatinin “Dine Karşı Din” adlı o zihin açıcı kitabında bahsettiği yönteme sarılmış ve alemlerin Rabbinden indirilen İslamın karşısına münafıkların inşa ettiği Dırar Mescidi (Bkz. Tevbe Suresi 9/107-110) mantığıyla uydurulan “İslamlar” peydahlama yoluna gitmişlerdir. Hatta bu işte ABD emperyalizmi daha da ileri gidip Kuran-ı Kerime alternatif (!) olmak iddiasıyla Gerçek Furkan adlı bir kitap bile hazırlatıp piyasaya sürmüştür.
Şu bir gerçektir ki, tarih boyunca dinin iktidar talebi ile ortaya çıktığı her dönemde bu talebe muhatap olan zalim iktidarlar önce dine karşı sindirme operasyonları başlatmış, bunu başaramayınca da dini manipüle etme yollarını aramışlardır. İktidar sahiplerinin dine yönelik manipüle çabalarında ön plana çıkan boyut ise, her zaman dini iktidar talebinden vazgeçirmeye yönelik olmuştur.
“Göklerin ilahlığı” konusunda dine müdahale etme gereği duymayan iktidar sahipleri, “yeryüzünün ilahlığı” noktasında konumlarını ciddi manada tehdit eden dini, tahrif edip iktidar talebinden soyutlamaya çalışmışlardır. Bunun tarihteki en bariz örneği, Hz. İsanın tebliğ ettiği şekliyle zulme ve haksızlıklara karşı mücadeleyi öngören tevhidi bir din kimliği taşıyan Hristiyanlığın, Roma İmparatorluğunun baskıları ve manipülasyonlarıyla iktidar talebinden soyutlanması ve neticede Roma zulmünün payandası haline getirilmesidir. Tarih boyunca süregelen Allahın Dini karşısındaki bu tahrif çabaları, günümüzde de tüm sinsiliği ve tüm çirkinliğiyle sürdürülmektedir. Son yıllarda gerek küresel bazda, gerekse Türkiyede iktidar sahipleri tarafından ısrarla gündemde tutulmaya çalışılan dinde reform tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmek durumundadır.
Ilımlı İslam, Türk İslamı, Liberal İslam gibi tüm terkip ve projeler, karşı konulamayan, mağlup edilemeyen İslamı manipüle etme, yatağından saptırma girişimleri olarak devreye konulmaktadır. Hedef; zulümle uzlaşan, zalime kıyam etmeyen, hatta payanda olan protestanlaştırılmış bir İslâm (!) peydahlamak ve böylece zulüm ve sömürü düzenlerinin önündeki yegane direnci bertaraf etmektir. Yazar Abdullah Yıldızın ifadesiyle, Kurânsız, “Cihad”sız, “Şeriat”sız bir İslam hedeflenmektedir.
Aslında bu çabalar yeni değil. Yukarıda atıfta bulunduğumuz gibi, daha Allahın Resulü (a.s.) hayattayken münafıklar Dırar Mescidini inşa ederek benzeri bir girişimde bulunmuşlar. Rabbimiz Resulünü bu saptırma girişimine karşı vahiyle uyarmış ve orada namaz kılmayı yasaklamıştır: “Orada asla namaza durma. İlk gününden itibaren Allah korkusu temeli üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmana daha lâyık bir yerdir. Orada günahlardan arınmayı özleyen kimseler vardır. Allah günahlardan arınanları sever.” (Tevbe 9/108)
Resulullahın (a.s.), takva üzerine değil, fitne ve düşmanlık maksadıyla, Müminler arasında ikilik çıksın diye inşa edilen ve fakat Müminleri aldatmak için “mescid” süsü ve adı verilen bu yapıyı yerle bir ettirdiğini biliyoruz.
Hz. Peygamberin ardından da art niyetli kişi ve iktidarların “dine karşı din” saptırmasına sıkça başvurduğu tarihin Şehadet ettiği bir gerçektir. Özellikle Ömer b. Abdülaziz gibi müstesna Mümin yöneticiler dışında, Hilafeti temsil iddiasındaki zalim Emevi ve Abbasi yönetimleri yeniden Asr-ı Saadetin adaletin, paylaşımın ve kardeşliğin hakim olduğu o muhteşem iklimine dönüş yönündeki İslami taleplere karşı tıpkı bugünün zalim otoriteleri gibi “dine karşı din” saptırmasına başvurup, zalime karşı sözü olmayan, “kıl beşini yap işini” mantalitesine sahip bir din anlayışı peydahlama yoluna gitmişlerdir. Halen bazı akaid kitaplarında yer alan “Zalim de olsa, fasık da olsa, insanların malını zorla da gasp etse vs sultana itaat şarttır” anlayışı işte bu saptırma çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İslamın şartları olarak çocuklara ezberletilen maddelerin içinde İslamın olmazsa olmazları cihad ve iyiliği emr, kötülükten nehy yükümlülüklerinin olmaması Abdullah Yıldızın sözünü ettiği “Kurânsız, Cihadsız, Şeriatsız İslam” saptırmasının sadece bugünün problemi olmadığını ortaya koymaktadır. Aslında zulüm cephesinde değişen bir şey yok. Bugünün zalimleri, dünün zalimlerinin yolunda gidiyor, o kadar.
Asıl mesele, Müslümanlar olarak bu tür batıl girişimleri, “dine karşı din” mantığıyla yürütülen saptırma çabalarını nasıl boşa çıkaracağımızdır. İslam adına piyasaya çıkıp Resul olduğunu iddia eden İskender Evrenesoğlu ve benzeri onlarca sahte peygamber ve mehdinin iş yaptığı, taraftar topladığı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini de göz önüne alıp, zulüm odaklarının “İslamsız bir İslam” peydahlama ve yeryüzünde hak ve adalet mücadelesinin yegane kaynağı olan İslamı böylece etkisizleştirme planlarını nasıl boşa çıkaracağımızı düşünmeliyiz. Şayet bu toplumdan, peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ardına takılan, İslamı onlardan öğreneceğini zannedebilen insanlar çıkıyorsa, demek ki sorunun kökeninde, toplumda İslama duyulan bağlılığın genelde sahih bilgi ve bilinçten yoksun oluşu yatmaktadır.
Biz Müslümanlar dinimizi doğru bilir ve ona sadakatte sebat üzere olur isek, küresel ve yerel zulüm odaklarının İslamı manipüle etme yönündeki plan ve girişimleri boşa çıkmaya mahkumdur. Bunun için de İslamı aparı kaynağından, temel kaynağımız Kuran ve Hz. Peygamberin sünnetinden bizzat tedris ederek, rahatımızı biraz bozup İslamı doğru öğrenme seferberliği başlatmamız gerekmektedir. Zalimler cihadsız, şeriatsız, adalet talebi olmayan, faizin haramlığını gündeme getirmeyen bir İslam (!) ve tağut nedir, ilah ne anlama gelmektedir, ibadet ne demektir diye derdi olmayan Müslümanlar (!) istemektedir değil mi? Öyleyse biz de İslamı doğru anlamak ve zalimlerin planlarını boşa çıkarmak için, kavramlarımızı doğru anlama ve toplumun gündemine taşıma seferberliği başlatmalıyız öncelikle.
Bunu yaptığımızda, cami kürsüsünde tağutlardan söz edilip, tağutlara itaat etmemeliyiz denilince, caminin avlusuna çıktığında yanındakilere “Bu hoca iyi, güzel de, tavuklarla ne alıp veremediği var” diyen Anadolunun bir kasabasındaki yaşlı Müslüman da tağutun ne olduğunu, tağuta itaat etmemenin ne olduğunu öğrenecek ve tağutların batıl planları etkisiz kalmaya mahkum olacaktır.
Şükrü Hüseyinoğlu Anadolu Gençlik Dergisi
Berat Kandili e kart
Berat Kandili Mesajları
BU MUBAREK GECEDE DUALARINIZIN KABUL VE MAKBUL OLMASI DILEKLERIMLE BERAAT KANDILINIZI KUTLAR SIZE VE SEVDIKLERINIZE HAYIRLARA VESILE OLMASINI DILERIM.
GUL DALINDA GUZEL DIKENSE GULLE GUZEL, TOPRAK YESILLE GOK MAVIYLE GUZEL, GOZLER MANAYLA ELLER DUAYLA GUZEL, BERAT GECENIZ MUBAREK OLSUN.
Allah’in rahmeti, bereketi sizinle olsun, gönül günesiniz hiç solmasin, yüzünüz aydin olsun, kabriniz nur dolsun, makaminiz Firdevs, dualariniz kabul olsun. Kandiliniz kutlu olsun..
Avuçlarin açildigi, gözlerin yasardigi, ilahi esintilerin kalpleri oksadigi anin bir asra bedel oldugu bu gece dualarda birlesmek dilegiyle kandilinizi kutlarim.
Bakiler sevgiler adina nice dilekler vardir. Ölümü bile ayirir saymayan gönüller vardir. Mesafeler araya set çekmisse ne çikar, dualarda birlesen gönüller vardir. Hayirli kandiller..
öyle içten öyle samimi ol ki göz yaslarini bile tebessüme çevirsin. Kandiliniz mübarek olsun.
Borçlarimizdan, ceza ve günahlarimizdan kurtulmak için bu gece dua edelim.. Allah affeden ve bagislayandir, unutmayalim.. Eller semaya kalkip, yürekler bir atinca bu gece, gözler sevinç yaslariyla dolacak.. Kandiliniz mübarek, dualariniz kabul olsun!
Ya onu kaybedersin, ya da kendini mahvedersin.
Bu gece kulun yalvaris ve yakarislarini Yüce Mevla’ya sunacagi ve O’nun sonsuz affindan, merhametinden, iyiliginden bol bol yararlanacagi umut, huzur ve müjde gecesidir. Kandiliniz hayirli olsun!
Bu günlerin feyzi üzerinize, rahmeti geçmisinize, bereketi evinize, nuru ahiretimize, sicakligi yuvamiza dolsun. Kandiliniz mübarek olsun..
Bugün ellerini semaya gönlünü Mevla’ya aç, bugün günahlardan olabildigince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç. Çünkü bugün kandil, kandilin mübarek olsun.
Dertlerimiz kum tanesi kadar küçük, sevinçlerimiz Nisan yagmuru kadar bol olsun. Bu mübarek geceniz sevapla dolsun. Kandiliniz mübarek olsun.
Duaniz kabul, ameliniz makbul hizmetiniz daim olsun. Saadetiniz kaim olsun. Kandiliniz kutlu olsun.
Gül bahçesine girenler gül olmasalar da gül kokarlar. Kainatin en güzel gülünün kokusunun üzerinizde olmasi temennisiyle… Iyi Kandiller..
Sevgi, Şefkat, Kardeşlik, Acı, Hüzün, Merhamet
|
Bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar. |
||||||||||
|
Berat Kandili
BERAT KANDİLİ
Bu gelen gece olan Leyle-i Berat, bütün senede bir kudsî çekirdek hükmünde ve mukadderat-ı beşeriyenin proğramı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadr’in kudsiyetindedir. Herbir hasenenin Leyle-i Kadir’de otuzbin olduğu gibi, bu Leyle-i Berat’ta herbir amel-i sâlihin ve herbir harf-i Kur’anın sevabı yirmibine çıkar. Sair vakitte on ise, şuhur-u selâsede yüze ve bine çıkar. Ve bu kudsî leyali-i meşhurede onbinler, yirmibin veya otuzbinlere çıkar. Bu geceler, elli senelik bir ibadet hükmüne geçebilir. Onun için elden geldiği kadar Kur’anla ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır. ( Said Nursî Şualar: 505) Hadislerle Berat Kandili- Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuşlardı:
“Recep, Allah’ın ayıdır. Şaban, benim ayımdır. Ramazan, ümmetimin ayıdır”. Mübarek Recep ayının ardından gelen Şaban ayı Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in ayıdır. Bu mübarek ayın değerini bilerek, ibadetlerimizi yapmalı, alemlerin Rabbinden af dilemeliyiz.
Şaban ayının önemli özelliklerinden biri Beraat gecesi gibi müstesna bir gecenin bu ayın içinde bulunmasıdır.
Ebu Hüreyre Radıyallahu And’dan rivayet edildiğine göre: Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem efendimiz şöyle buyurmuştur:
—“Şaban ayının on beşinci gecesinin ilk vaktinde Cebrail (a.s) bana geldi; şöyle dedi:
—“Ya Muhammed, başını semaya kaldır. Sordum.
—“Bu gece nasıl bir gecedir? Şöyle anlattı:
—“Bu gece, Allah-u Teala, rahmet kapılarından üç yüz tanesini açar. Kendisine şirk koşmayanların hemen herkesi bağışlar. Meğer ki, bağışlayacağı kimseler büyücü, kahin, devamlı şarap içen, faizciliğe ve zinaya devam eden kimselerden olsun. Bu kimseler tövbe edinceye kadar, Allah-u Teala onları bağışlamaz.
Gecenin dörtte biri geçtikten sonra, Cebrail yine geldi ve şöyle dedi: “Ya Muhammed başını kaldır. Bir de baktım ki, cennet kapıları açılmış.
Cennetin birinci kapısında dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyor: “Ne mutlu bu gece rüku edenlere.
İkinci kapıdan dahi bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Bu gece secde edenlere ne mutlu”.
Üçüncü kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece dua edenlere ne mutlu.” Dördüncü kapıda duran melek dahi şöyle sesleniyordu: -”Bu gece, Allah’ı zikredenlere ne mutlu”.
Beşinci kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Allah korkusundan ağlayan kimselere ne mutlu.”
Altıncı kapıda duran melek dahi, şöyle sesleniyordu: “Bu gece Müslümanlara ne mutlu.” Yedinci kapıda da bir melek durmuş şöyle sesleniyordu: “Günahının bağışlanmasını dileyen yok mu ki, günahları bağışlansın.
Bunları gördükten sonra, Cebrail’e sordum: “Bu kapılar ne zamana kadar açık kalacak?
Şöyle dedi: “Ya Muhammed, Allah-u Teala, bu gece, Kelp kabilesinin koyunlarının tüyleri sayısı kadar kimseyi cehennemden azat eder.”
- Hz. Ayşe Radıyallahu Anha anlatıyor: “Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem buyurdular ki: “Allah Teala Hazretleri, Nıfs-u Şa’ban gecesinde dünya semasına iner ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.”
Berat Gecesinin Mahiyeti ve Önemi
Yıllık bir program çerçevesinde yürütülen ticari faaliyetler yıl sonunda o program esaslarına göre kontrol) ve teftiş edilir. Kâr zarar hesapları yapılır. Kesin hesabın tespitinden sonra da gelecek yılın programı hazırlanarak şeklini alır.
Her yıl tekrar edilen bu kontrol ve tespit işlemleri sayesinde ekonomik hayatta istikrarlı ve sağlam bir ilerlemenin temini mümkün olur.
Bu misalin ışığında manevi hayatımıza ve faaliyetlerimize bakalım. Dünya, âhiret hayatının kazanılması için yaratılmış bir manevi ticaret yeri olduğuna göre, o ticaretle ilgili faaliyetlerin de yıllık muhasebeye tabi olması gayet tabiidir.
Bu muhasebenin vakti üç ayların içindedir. Berat Kandili ile başlayıp Kadir Gecesiyle biten devreye rastlar.
Duhan Sûresinin 2., 3. ve 4. âyetlerinin Berat Gecesinden bahsettiği bildirilmektedir. Âyetlerin meali şöyle:
“O apaçık kitaba and olsun ki, biz onu gerçekten mübarek bir gecede indirdik. Çünkü biz onunla insanları uyarmaktayız. Bütün hikmetli işler o gecede tefrik olunur.”
Bu âyetler hakkında iki görüş vardır. Çoğu tefsir bilginlerinin görüşüne göre, bu mübarek gece Kadir Gecesidir. İkrime bin Ebi Cehil’in de dahil olduğu bir grup alim ise; bu gecenin Berat Gecesi olduğunu söylemişlerdir. Her iki tefsiri birleştiren diğer bir görüşe göre de, hikmetli işlerin ayırımının yapılmasına Berat Gecesinde başlanmakta ve bu işlem Kadir Gecesine kadar devam etmektedir. Bu hikmetli işler nelerdir ve âyetin mânası nedir?
Yıllık kader programı
İbni Abbas’tan rivayet edildiğine göre, hikmetli işlerin birbirinden ayırd edilmesi şu şekilde cereyan etmektedir:
Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her-şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.
Rızıkla alakalı defterler Mikail Aleyhisselâma verilir.
Savaşlarla ilgili defterler Cebrail Aleyhissalama verilir.
Ameller nüshası dünya semasında görevli melek olan İsrafil’e verilir ki bu büyük bir melektir.
Ölüm ve musibetlerle ilgili defter de Azrail Aleyhisselâma teslim edilir.
Fahreddin er-Râzî”nin açıklamasına göre bu defterlerin düzenlenmesi Berat Gecesinde başlar, Kadir Gecesinde tamamlanarak her defter sahibine teslim edilir.1
Berat Kandilinin “bütün senede bir kudsi çekirdek hükmünde ve beşer mukadderatının programı nev’inden olması cihetiyle Leyle-i Kadrin kudsiyetinde” olması bu manalara dayanmaktadır.2
Kur’ân’ın bu gecede indirilmesi meselesine ise şöyle bir açıklama getirilmektedir:
Berat gecesi, Kuran-ı Kerimin Levh-i Mahfuzdan dünya semasına toptan indirildiği gecedir. Buna inzal denir. Kadir gecesinde ise Peygamberimize ilk kez ve parça parça indirilmeye başlanmıştır. Buna da tenzil denir.
Berat Gecesinin özellikleri
Tefsirlerde bu gece ile ilgili olarak şu şekilde izahlar yer almaktadır: Vergi ödendiği zaman nasıl ki vergi borçlusuna borcundan kurtulduğunu gösteren bir belge veriliyorsa, Allah Azze ve Celle de Berat Gecesinde mü’min kullarına berat yazar. Zaten bu gecenin dört adı vardır: “Mübarek Gece”, “Berae Gecesi”, “Sakk Gecesi. Belge ve senet. (Allah Teala bu gece mü’min kullarına beraet yazar)”, “Rahmet Gecesi.”
“Berat, beraet” kelimesi “el-berâe” kelimesinin Türkçedeki kullanılış şeklidir. Beri olmak, aklanmak, temiz ve suçsuz çıkmak demektir.
“Berâet” iki şey arasında ilişki olmaması, kişinin bir yükümlülükten kurtulması veya yükümlülüğünün bulunmaması anlamına gelmektedir. Mü’minlerin bu gece günah yüklerinden kurtulup İlâhî bağışa ermeleri umulduğu için de Berat Gecesi denmiştir.
Bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kabe istikametine çevrilmesinin Hicretin ikinci yılında Berat Gecesinde gerçekleştiğini kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.3
Berat Gecesinin beş ayrı özelliği vardır.
1. Bütün hikmetli işlerin ayırımına başlanması.
2. Bu gecede yapılacak ibadetlerin diğer vakitlere nispetle kat kat sevaplı olması.
3. İlâhi rahmetin bütün âlemi kuşatması.
4. Allah’ın af ve bağışlamasının coşması.
5. Peygamberimize tam bir şefaat yetkisinin verilmiş olması.
Bir rivayette bildirildiğine göre Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam Şâban’ın onüçüncü gecesi ümmeti hakkında şefaat niyaz etti, üçte biri verildi. Ondördüncü gecesi niyaz etti üçte ikisi verildi. Onbeşinci gecesi niyaz etti, hepsi verildi. Ancak Allah’tan devenin kaçması gibi kaçanlar başka…
Zemzem kuyusunun bu gecede açık bir şekilde coşup çoğalması da bu manaları kuvvetlendiren kutsal bir işaret olarak yorumlanmaktadır.4
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde Berat Gecesinin feyiz ve bereketini çeşitli şekillerde nazara vermektedir.
“Şâban’ın 15. gecesi geldiğinde geceyi uyanık ibadetle, gündüzü de oruçlu olarak geçirin. O gece güneş battıktan sonra Allah rahmetiyle dünya semasına tecelli eder ve şöyle seslenir:
“İstiğfar eden yok mu, affedeyim ve bağışlayayım. “Rızık isteyen yok mu, hemen rızık vereyim.
“Başına bir musibet gelen yok mu, hemen sağlık ve afiyet vereyim.
“Böylece tan yerinin ağarmasına kadar bu şekilde devam eder.”s
Çünkü o gece İlâhi rahmet coşmuştur. Berat Gecesi beşer mukadderatının programı çizilirken insanlara verilen eşsiz bir fırsattır. Bu fırsatı değerlendirip günahlarını affettirebilen, gönlünden geçirdiklerini bütün samimiyetiyle Cenab-ı Hakka iletip isteklerini Ondan talep eden ve belalardan Ona sığınan bir insan ne kadar bahtiyardır. Buna karşılık, her tarafı kuşatan rahmet tecellisinden istifade edemeyen bir insan ne kadar bedbahttır.
Bu gece af dışı kalanlar
Peygamber Efendimiz bu gecede af dışı kalanları şu hadisleri ile bildirmektedir:
“Muhakkak ki, Allah Azze ve Celle Şâban’ın onbeşinci gecesinde rahmetiyle yetişip herşeyi kuşatır. Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhissalâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”5
Bütün mahlukatına mağfiret eder. Yalnızca müşrikler ve kalbleri düşmanlık hissiyle dolu olup insanlarla zıtlaşmaktan başka bir şey düşünmeyenler müstesna.”6 “Yüce Allah bu gece bütün Müslümanlara mağfiret buyurur, ancak kâhin, sihirbaz yahut müşahin (çok kin güden) veya içkiye düşkün olan veya ana babasını inciten yahut zinaya ısrarla devam eden müstesna.”7
“Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesi tecelli eder ve ana-babasına asi olanlarla Allah’a ortak koşanlar dışında kalan bütün kullarını bağışlar.”8
Üç aylara ayrı bir ruh ve mâna içinde giren Peygamber Efendimiz özellikle Şaban ayına özel bir özen gösterir, başka zamanlarda görülmemiş bir derecede ibadete ve âhiret işlerine yönelirdi. Bu ayın çoğu günlerini oruçlu geçirirken, geceleri de diğer gecelerden çok farklı bir şekilde ihya ederdi
Bir Berat Gecesinde uyanıp da Resulullah Aleyhis-salâtü Vesselamı yanında bulamayan Hz. Âişe kalkarak Efendimizi aramaya başladı. Sonunda Peygamberimizi Cennetü’1-Bakî mezarlığında başını semaya kaldırmış halde buldu.
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam mübarek hanımına Berat Gecesinin faziletini şöyle anlattı:
“Muhakkak ki, Allah Teâlâ Şâban’ın onbeşinci gecesinde dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Benî Kelb Kabilesinin koyunlarının kılları sayısınca insanları mağfiret eder.”9
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir.
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
Berat Gecesi ibadeti
Gecenin manevi değeri dolayısıyla namaz, Kur’ân tilaveti, zikir, teşbih ve istiğfarla geçirilmesi, bu gece vesilesiyle muhtaçlara yardım ve benzeri hayırlı amellere özel bir önem verilmesi müstehaptır.
İşlenen sevaplı amellerin değeri başka zamanlarda on ise, Berat Kandilinde yirmi bindir. Meselâ başka zamanlarda okuduğumuz bir tek Kur’ân harfine on sevap veriliyorsa, bu gecede her bir harfine yirmi bin sevap verilmektedir
Bu bakımdan tam bir ihlâsla çalışıp ihyasına gayret gösterebildiğimiz takdirde Berat Kandili elli bin senelik bir ibadet hayatının sevabını bir gece içinde bize kazandırabilir.
“Onun için elden geldiği kadar Kur’ân ve istiğfar ve salavatla meşgul olmak büyük bir kârdır.”10
Tek kişinin çalışma ve kazanma gücü maddi hayatta olduğu gibi manevi hayatta da sınırlıdır diyorsak, bunun çaresi vardır. Aynı gayeyi paylaşan ve dünyada aynı maksatla yaşayan mü’min kardeşlerimizle birlikte teşkil ettiğimiz manevi şirket; bize hesabından âciz kalacağımız sonsuz bir manevi serveti kazandırabilir. Üstelik maddi kazançlarda kâr, ortaklar arasında bölünerek küçüldüğü halde mânevi kârda böyle bir şey kesinlikle söz konusu değildir. Çünkü manevi faaliyetler nurludur. Nur ise maddi eşya gibi küçülmez ve bölünmez.
İmam-ı Gazali Hazretleri el-İhyâ’da, Berat Gecesinde yüz rekât namaz kılınması hakkında bir rivayete yer verse de, hadis âlimleri bu namazın sünnette yerinin olmadığını, böyle bir namazın Hicretten 400 sene sonra Kudüs’te kılınmış olduğu tesbitinde bulunurlar. Hatta İmam Nevevi böyle bir namazın sünnette bulunmadığı için bid’at bile olduğunu ifade eder.
Bunun yerine kaza namazının kılınması daha isabetli olacaktır. Bununla beraber kılındığı takdirde de sevabının olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü ibadet alışkanlıklarının iyice azaldığı zamanımızda insanların bu vesileyle namaza yönelmelerini hoşgörü ile karşılamak faydalı olacaktır.
Berat Gecesi Duası
Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu gece Rabbine şöyle dua etmiştir:
“Allahım, azabından affına, gazabından rızana sığınırım, Senden yine Sana iltica ederim. Sana gereği gibi hamd etmekten âcizim. Sen Kendini sena ettiğin gibi yücesin.”11
Berat Duası
Bazı mâna büyüklerinin de şöyle bir duası vardır:
“Allahım, şayet ismimi saîdler defterine yazdıysan, orada sabit kıl. Şayet ismimi şakiler defterine yazdıysan oradan sil. Çünkü Sen buyurdun ki, ‘Allah dilediğini
siler yok eder, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i Mahfuz Onun katındadır.”12
Bu idrak ve şuur içinde ihya edeceğimiz Berat Gecesinin hepimiz için hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Haktan niyaz edelim.
Berat Gecesi Namazı -I
Şaban ayının on beşinci gecesi kılınacak olan namaz ; yüz rekattır. Bu namazın her rekatında, Fatihadan sonra on kere ihlas süresi okunur. Yüz rekat kılan kişi bin defa ihlas süresini okumuş olur.
Bu namaza hayır namazı da denmiştir. Geçmiş büyükler bu namazı toplu halde cemaatle de kılmışlardır. Bu namazın çok fazileti olduğu gibi, hesaplanama-yacak kadarda çok sevabı vardır.
Hasan-ı Basri Rahmetullahı Aleyh’den gelen rivayete göre:
“Otuz sahabeden dinledim, bu namaz için şöyle dediler: “Her kim bu namazı, berat gecesi kılar ise. Allah-u Teala’nın yetmiş rahmet nazarı ona ulaşır. Her nazarda, kendisinin yetmiş ihtiyacı yerine gelir. Bunların en küçüğü, Allah-u Teala’nın mağfiretidir.
Berat Gecesi Namazı -II
Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar…
Bu namaz hakkında Hz. Aişe Radıyallahu An-hum’a validemiz, Resulullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir.
-”Ya Aişe, bu gecenin nasıl bir gece olduğunu bilir misin? Bende
-”En iyisini, Allah ve Resulü bilir.” Dedim. Şöyle buyurdu:
-”Bu gece şaban ayının yarısıdır. Dünya işleri ve kulların işleri bu gece Yüce Hakka arz edilir. Bu gece cehennemden azat edilenlerin sayısı; kelb kabilesinin koyunları sayısı kadardır. Bu gece bana izin verir misin”?
-”Olur” dedim. Kalkıp namaza durdu. Ayakta durması hafif oldu. Fatiha suresini okudu; sonra da küçük bir sure okudu. Gecenin yarısına kadar secdede kaldı. Daha sonra ikinci rekata kaktı. Ayakta iken, birinci rekatta okuduğu kadar bir şey okudu. Sonra yine secdeye vardı. Bu secdede dahi, tan yeri ağarıncaya kadar kaldı. Secdede o kadar kaldı ki, bunun için Yüce Allah ruhunu aldı sandım. Bana gelmesi uzayınca, kendisine yaklaştım. Hatta ayaklarına elimi sürdüm. Hareket ettiğini görünce rahatladım. Secdesinde şöyle dediğini işittim:
“Azabından affına sığınırım. Dargınlığından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Şanın yücedir. Sen kendi zatını övdüğün gibi, seni övemem…”
Sonra kendisine sordum: “Ya resulullah, bu gece secdende bir şeyler okuduğunu duydum. Bunları daha önce okuduğunu hiç duymamıştım. Böyle demem üzerine, bana sordu: “Sen onları öğrenebildin mi”? Bu sorusuna karşılık: “Evet” deyince, şöyle buyurdu:
“Onları hem sen öğren, hem de başkalarına öğret.”
Kaynaklar
1 Hülâsâtü’l-Beyân. 13:5251.
2 Şualar, s,426.
3 TDİ.”Berat” maddesi.
4 Hak Dini Kur an Dili, 5:4295
5 İbni Mâce, İkame, 191.
7 et-Tergîb ve’t-Terhib, 2:118.
8 İbni Mace, İkametü’s-Salât, 191; Tirmizî, Savm, 38.
9 Tirmizî, Savm:39.
10 Şualar, s.426.
11 et-Tergib ve’t-Terhîb, 2:.119, 120.
12 Ra’d Suresi, 39; Mecmuatü’l-Ahzab, 1:597.
Mehmet Paksu, Mübarek Aylar, Günler ve Geceler
30 Ağustos Zafer Bayramı
| 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIGÜNÜN ANLAMI VE ÖNEMİ Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu. Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919′da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919′da Ankara’ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920′de TBMM’yi kurdu. Böy-lece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara oluyordu. TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. “Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü”nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar’a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, or-dularına: “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” emrini verdi. Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi. Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı. 1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld”. İstanbul’daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922′de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı. Bu savaş, Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı. Büyük Tarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922′de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline “dur” diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz. |
Siyonizm ve Masonluk Nedir
SİYONİZM VE TERÖR DEVLETİ İSRAİL
Hep tarihten ders çıkarmamız gerektiğini söyleriz. Geçmişte yaşanmış olaylar, bugünkülere ışık tutacaktır, doğruyu gösterecektir. Bütün bunlar doğru yaklaşımlardır. Hele geçmişteki olayların “iç yüzünü” anlamak, günümüzdekilerin de sahip olabilecekleri benzer “iç yüz”leri fark edebilmek açısından oldukça önemlidir. Bu yüzden, bugün Ortadoğu’nun başını ağrıtan sorunlara biraz da tarih perspektifinden bakmak gerekir. Mirasını koruduğumuz Osmanlı’nın nasıl yıkıldığını, daha sonra bölgede nelerin olduğunu, Ortadoğu’da kimlerin ne tür işler “tezgahladıklarını” görmek, son derece önemlidir. O zaman bugün bölgede bir türlü köklü çözümler getirilemeyen sorunlara daha sağlıklı bakabiliriz.
Bu bölümde pek çok soruna ışık tutacak bir konu ele alındı: İsrail’in tarihi. İsrail’in nasıl kurulduğu, bölgedeki istikrarın nasıl bozulduğu, kurulduktan sonra neler olduğu, savaşlar, provokasyonlar ve kukla liderler.
Siyonizmin Vaat Edilmiş Toprakları
Siyonizm, sanıldığının aksine 19. yüzyılın sonlarında gündeme gelmiş bir fikir değildir. Muharref Tevrat’ta “Dünya Krallığı”nın merkezi haline gelecek bir Yahudi Devleti’nin kurulacağından bahsedilir. Dolayısıyla Siyonizmin tarihi Tevrat kadar eskidir. Siyonizmin vazgeçilmez hedefi olan bu devletin sınırları Tevrat’ta şöyle tarif ediliyor
“Ayak tabanınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan’dan ırmaktan, Fırat Irmağı’ndan Garp Denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah’ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır.” (Tekvin Bölümü, 12/25)
Yahudiler kendilerine vadedildiğine inandıkları bu topraklara kavuşmak amacıyla, ilk resmi adımı 29 Ağustos 1897′de Basel’de I. Siyonist Kongresi’ni düzenleyerek attılar. Theodor
Herzl, başkanlığını yaptığı bu kongrede kuracakları Yahudi Devleti’nin sınırlarını şöyle açıklıyordu:
“Kuzey sınırlarımız Kapadokya’daki (Orta Anadolu) dağlara kadar dayanır. Güneyde de Süveyş Kanalı’na; sloganımız Davud ve Süleyman’ın Filistin’i olacaktır.” (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.711)
Herzl, bütün dünya Yahudilerinin vereceği destekten emin olarak, kongrede şunları da söylemişti:
“Basel’de ben Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer bunu yüksek sesle söylersem bütün dünya güler. Fakat beş sene içinde veya elli sene sonra herkes bunu böyle bilecektir.” (The Complete Diaries of Theodor Herzl, Theodor Herzl, cilt 2, sf.581)
