Bloglarınefendisi

Just another WordPress.com weblog

Mehmet Şevket Eygi’den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e 15 uyarı

Şevket Eygi’den Gül’e 15 uyarı11. Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül, bir kesimce ‘laiklik’ takibine alınırken kendisine ‘Muhalif bir Müslüman’ tanımını yapan Eygi, Gül’e kritik uyarılarda bulundu.
30 Ağustos 2007 12:12
    
Şevket Eygi'den Gül'e 15 uyarıŞevket Eygi’nin yazısının orjinal metni için tıklayın

Muhalif bir Müslüman olarak Sayın Abdullah Gül’ü tebrik ediyor ve uyarıyorum

MUHALİF okur-yazar bir vatandaş olarak sizi tebrik ediyor ve Cenab-ı Hak’tan hayırlı başarılar diliyorum. Benim muhalefetim siyâsi değildir, geneldir. Bunca kötülük sergilenen, münker iş yapılan bir ülkede muvafık ve şakşakçı olmak şansına sahip değilim.

Bazı tesbit ve dileklerimi arz etmeme müsaade buyurunuz.

Birincisi: Ateşten bir gömlek giymiş bulunuyorsunuz. “Yardıma” mazhar olmanızı niyaz ederim.

İkincisi: Şakşakçılar, yalakalar, mürailer, rantçılar, menfaat ve kemik peşinde koşanlar, dalkavuklar etrafınıza öyle üşüşecekler ki, şakşak ve övgü selleri içinde boğulma tehlikesi geçireceksiniz. Affınıza sığınarak, bunlara hiç değer vermemenizi tavsiye ediyorum. Bundan sonra övgüler ve şakşaklar sizin için son derece tehlikelidir. Zaten bunlara da hiç ihtiyacınız yoktur.

Üçüncüsü: Uluslar arası şeffaflık ve temizlik kurumlarına göre ülkemiz, kokuşma konusunda, 10 üzerine 3 küsur not alarak liste sonlarında yer almaktadır. Bu, Türkiye için utanç verici bir haldir. Zat-ı âliniz yükseklerdeki yolsuzlukları bendenizden çok daha iyi biliyorsunuz. Bunlarla nasıl başa çıkacaksınız? Yoksa göz yummak zorunda mı kalacaksınız?

Dördüncüsü: Emanetlerin ehline verilmesidir. Nepotizmle, akraba ve hemşehri kayırmakla, emanetlere hıyanetle, partizanca tayinlerle nasıl mücadele edeceksiniz?

Beşincisi: Ülkede lüks, israf, sefahat, aşırı tüketim, gösteriş, marka fetişizmi almış yürümüştür. Zat-ı âliniz mütevazı, orta halli, alçak gönüllü bir devlet başkanı olarak, lisan-ı hal ile sefihlere (beyinsizlere) ders verebilirsiniz.

Altıncısı: Çok takdir ettiğim ve sevdiğim Kayseri vilayeti sizinle haklı olarak iftihar edecektir. Lakin, siz sadece Kayseri’nin değil, bütün Türkiye’nin başkanısınız. Kayseri’ye ayrıcalık tanımayacağınızdan eminim.

Yedincisi: Dindar bir vatandaş olarak bir kısım İslâmcılara ve Müslümanlara kesinlikle güvenmemeniz konusunda zat-ı alinizi uyarmama izin veriniz.

Sekizincisi: Eimme-i müctehidînden Şafiî hazretlerinin şu hikmetli sözünü hatırlatmama müsaade buyurunuz: “Asıl fazilet, düşmanın kabul, tasdik ve teslim ettiğidir.”

Dokuzuncusu: Çok zor, çok tehlikeli, tuzaklarla dolu bir yoldasınız. Birtakım derin ve esrarlı güçler size pusular kuracaktır. Sultan Abdülhamid gibi, hiç kimseye güvenmemenizi tavsiye ederim.

Onuncusu: Refika-i muhtereminiz hanımefendiyi devlet işlerinin dışında tutunuz. Mümkün olduğu kadar onu resepsiyonlara, ziyafetlere, toplantılara götürmeyiniz. Bu konuda sayın Baykal’dan ibret ve ders alabilirsiniz.

Onbirincisi: Şakşakçılar, poh pohçular, goy goycular, rantçılar, çıkarcılar sizi akın akın ziyarete geleceklerdir. Lütfen o musibetlere yüz vermeyiniz. Kapınız elbette haklılara, mazlumlara, doğrulara açık olacaktır; lakin haram yiyenlere, emanete hıyanet edenlere, yüzlerine toprak saçılası meddahlara kapalı olsun.

Onikincisi: İmzanıza sunulan tayinlerde adaletle hareket eder, ehliyete bakarsanız hem kendinize, hem de ülkeye hizmet etmiş olursunuz.

Onüçüncüsü: Etrafınızı hep aynı zihniyet ve kafadan danışmanlarla doldurmayınız. Namuslu, şerefli, haysiyetli, vatansever, doğru, dürüst, faziletli olmak şartıyla her kesimden danışmanınız olmasında sayısız yarar vardır.

Ondördüncüsü: Bir Müslüman olarak söylüyorum; Türkiyenin bir numaralı insanı oldunuz, en yüksek tepeye çıktınız. Manevî bakımdan bunun fazla kıymeti yoktur. Dünya hayatı bir oyundan ve aldatmacadan ibarettir. Dünyaya güvenilmez, insanların, hele politikacıların önemli saydıkları öyle işler vardır ki, bunların tümü, din ve hikmet bakımından iki rekatlık bir namaz kadar kıymete sahip değildir. Siz inançlı ve olgun bir insansınız, inşaallah riyaset sizin başınızı döndürmez.

Onbeşincisi: Manevî ve ruhanî bakımdan “silahlı” olmanızı tavsiye ediyorum. Sizi yok etmeye kesin şekilde kararlı olan amansız ve azılı düşmanlarınıza karşı kendinizi ancak böyle koruyabilirsiniz.

Selam ve hürmetlerimi sunarım.

Milli Gazete

12 Eylül Darbesi

12 Eylül Darbesi veya 1980 Darbesi, Türkiye‘de, Türk Silahlı Kuvvetleri‘in 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale.

27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesi.

Bu müdahale ile Süleyman Demirel‘in Başbakan’ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1960 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir baskı dönemi başladı.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve Kuvvet Komutanları tarafından oluşturulan askeri cunta Milli Güvenlik Konseyi adı altında 1983 genel seçimine kadar Türkiye’ye ilişkin tüm kritik kararları aldı.

Darbe ardından geçen 3 yıl içerisinde önemli kanunların tamamına yakını değiştirildi ve cuntanın belirlediği Danışma Meclisi tarafından hazırlanan Anayasa, 1982 yılındaki halk oylamasında, yüzde 92′lik “Evet” oyu ile büyük farkla kabul edildi. Halk oylamasında ‘Hayır’ oyu kullananları sandık başında baskı altında tutmak için rengi dışardan görünen oy pusulaları kullandırıldığı iddia edildi ama bu, Anayasa’nın çok büyük çoğunlukla kabul edilmesini açıklayan tek neden değildi. Anayasa’nın kabulünün bir başka önemli etkeni olarak, ihtilal öncesi iç savaş ortamı nedeni ile vatandaşların kendi hayatlarından endişe etmesi de ifade edilir.[1]

12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’de halkın önemli bölümü tarafından sosyal,siyasi ve ekonomik sorunların hiçbirine çözüm bulamayan iflas etmiş parlamenter rejimin ‘haklı’ alternatifi olarak görüldü. Bu nedenle, darbeye bir direniş olmadığı gibi, büyük çoğunluk, darbe liderlerini, ülkenin yeni liderleri olarak kısa sürede benimsedi.

Aynı halk oylamasında, Kenan Evren Cumhurbaşkanı seçildi. Kabul edilen Anayasa’da, cunta üyelerinin ömür boyu yargılanmasını engelleyen geçici 15. madde, seçimlerle iktidara gelen hiçbir hükümet tarafından kaldırılmadı ve 12 Eylül liderlerinin dokunulmazlığı sürdü.

12 Eylül 1980 askeri darbesinin gerekçeleri arasında ülkede yaygınlaşan siyasi cinayetler, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘nin birçok tur ardından Cumhurbaşkanı’nı seçememesi ve 6 Eylül günü Konya’da Necmettin Erbakan önderliğinde yapılan ve darbe liderlerinin şerîat amaçlı bir kalkışma girişimi olarak nitelediği yürüyüş gösterildi.

Ülkede tırmandırılan sağ – sol ve alevisünni gerginliği bireysel ve kitlesel siyasi cinayetleri besledi. 12 Eylül 1980 öncesinde sağ ve sol siyasi hareketin önde gelen temsilcileri cinayetlere kurban gitti. Doç. Bedrettin Cömert, Abdi İpekçi, Gün Sazak, Nihat Erim ve tanınmış birçok kişi sağ ve sol gruplara mensup militanlar tarafından öldürüldü. Darbe öncesinde siyasi cinayetlerin sayısı her gün 30′a yaklaşıyordu.

12 Eylül 1980′e gelindiğinde 19 ilde sıkıyönetim uygulanıyordu.

Ülkede, yönetemeyen hükûmet, karar alamayan Meclis ve ardı arkası kesilmeyen siyasi cinayetlerin yol açtığı yılgınlık havası, 12 Eylül öncesi dönemin son Başbakanı Süleyman Demirel‘in “70 sente muhtacız” sözü ile özetlenen işsizlik, kıtlık ve işyeri anlaşmazlıkları ile yoğunlaştı.

Darbe ardından, siyasi cinayetlerin çok kısa sürede sona ermesi, güvenlik güçlerinin şiddet eylemlerini darbe öncesinde neden önlemediği / önleyemediği sorularını da beraberinde getirdi. Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin darbeden haberdar olduğu ve darbe gecesi Başkan Jimmy Carter‘a “bizim çocuklar işi bitirdi” anlamında bir mesajın, bir toplantının ortasında iletildiğinin anlaşılması, 12 Eylül’de ABD’nin rolü konusunu da tartışmalara açtı.Darbeden sonra ilk idam edilenler 9 ekim 1980 tarihinde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu ve sol görüşlü Necdet Adalı olmuştur.

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusu’nda başlatılan ayrılıkçı silahlı hareket, 12 Eylül yönetiminin getirdiği Kürtçe konuşma yasağı ile güçlendirildi ve gerekçelendirildi. Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere bölge cezaevlerindeki kötü muamele, 1983 seçimlerinden sonra yoğunlaşacak Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adına terör eylemlerini gerçekleştirenlerin gerekçelerinden biri oldu. Bu cezaevlerinde tutulan PKK militanlarının önemli bölümü, daha sonra, PKK yöneticileri arasında yer aldı.

12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye’de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu, siyasi gelenekler geçici de olsa alt-üst edildi.

6 Kasım 1983 genel seçimine, kapatılan eski siyasi partilerin hiçbiri katılamadı; 1982 yılında hazırlattığı Anayasa‘yı onaylayarak cuntayı destekleyen seçmen, cuntanın işaret ettiği emekli Orgeneral Turgut Sunalp liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi yerine Turgut Özal liderliğindeki Anavatan Partisi‘ni Türkiye’yi yönetmek üzere seçti. Daha sonra, siyasi yasakların kalkması ile eski liderler ve eski kadrolar, yeni partiler ile seçimlere katıldı.

1983 yılındaki genel seçimde Turgut Özal’ın Başbakan olması ile Türkiye ekonomisinin küresel entegrasyonu başladı. Bu anlamda, tasarlamadan da olsa, 12 Eylül cuntası, içe dönük kapalı bir ekonomiye sahip olan Türkiye’yi olumlu ve olumsuz tüm yönleri ile küresel ekonominin bir parçası haline getiren gelişmeleri tetikledi.

İlk kez Mehmet Ali Birand‘ın 12 Eylül 04.00 (1984) adlı kitabında ortaya atılan, 12 Eylül Darbesi sırasında dönemin ABD Ulusal Güvenlik Konseyi Türkiye Masası Sorumlusu Paul Henze‘in askeri müdahaleyi haber alırken haberi ulaştıran diplomatın your boys have done itseninkiler yaptı/bizim çocuklar işi bitirdi – anlamındaki konuşması, 12 Eylül Darbesi içinde ABD‘nin rolü konusunda tartışmalara neden olmuştur. Henze’den sonra Ankara’daki çocuklar başardı şeklindeki mesaj Başkan Jimmy Carter’a iletilmiştir. Paul Henze 2003 yılında bir Türk gazetesine verdiği demeçte Bizim çocuklar işi başardı sözlerinin Mehmet Ali Birand‘ın uydurması olduğunu belirtmiş, ancak kısa bir süre sonra Birand 1997‘de Henze ile yaptığı görüşmenin sesli ve görüntülü kayıtlarını yayınlayarak Henze’i yalanlamıştır.

On iki  Eylül Darbesi Sonuçları

  • 650.000 kişi göz altına alındı
  • 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
  • Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
  • 7 bin kişi için idam cezası istendi.
  • 517 kişiye idam cezası verildi.
  • Haklarında idam cezası verilenlerden 50’si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
  • İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
  • 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
  • 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
  • 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
  • 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
  • 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
  • 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
  • 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
  • 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
  • 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
  • 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
  • 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
  • Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
  • 31 gazeteci cezaevine girdi.
  • 300 gazeteci saldırıya uğradı.
  • 3 gazeteci silahla öldürüldü.
  • Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
  • 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
  • 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
  • Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
  • 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
  • 14 kişi açlık grevinde öldü.
  • 16 kişi kaçarken vuruldu.
  • 95 kişi çatışmada öldü.
  • 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
  • 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.

 http://www.belgenet.com/12eylul/12eylul.html

http://www.8sutun.com/node/1305

Bir Doların Üstündeki Piramitin Sırrı ve Siyonizm Sömürü Teşkilatı

Büyük boy halini görmek için tıklayın

 Büyük Boy Halini Görmek İçin Tıklayın

Büyük Boy Halini Görmek İçin Tıklayın

Iste 1$ daki Dikkat Cekici Masonik Semboller

Buyuk Giza Piramiti vadedilmis topraklara kurulmasi amaclanan Buyuk Israil’i temsil eder.
Incilin ’’vahiyler’’ bolumunde ’Tanri’ tarafindan 144000 muhurlenmis kimsenin cennete girecegi ifade edilir(*) . 144000 adet tastan imar edilmis piramitin tesadufen secilmedigi aciktir.

Piramitin uzerinden ayrilmis ucgen icindeki goz ise, tevratta da ifade edildigi sekliyle(*), ’’Tanrinin herseyi goren Gozu’’dur. Davada Tanri’nin onlarla birlikte oldugunu temsil eder. Bilinen eski bir masonik amblemdir.
Piramitin etrafindaki latince yazilarin manalari ise soyle
Novus Ordo Seclerum – ’’Yeni Sekuler Dunya Duzeni’’
Annuit Coeptis – “Baslanmisin Tamamlanmasi” .

Romen rakamlarindan olusan “MDCCLXXVI” , 1776 sayisina tekabul eder. Her ne kadar Amerikanin kurulus tarihine  nisbet eder gibi gorunse de, ilginctir; Illuminati(*) adli gizli orgutun kurulus tarihi de aynidir.

Sag tarafta, kartalin gagasinin ucunda tuttugu seritte yazan ’’coklugun disinda, TEK’’ anlamindaki “E Pluribus Unum,”  ise, Tevratta kendilerine atfedilen ’’Secilmis irk’’ dusuncesini sembolize eder.

Kartalin tuttugu zeytin dali ’barisi, sag pencesinde tuttugu oklar ise savasi tasvir eder. Yani; ’’Dunyanin hakimiyeti bizde,  istersek savas.. istersek baris!’’.

kullanilan simgelerdeki ’’13’’ olgusu ilginctir:

Piramit 13 basamaklidir
Zeytin dalinin 13 yapragi vardir
Oklarin adedi yine 13’tur.
Kartalin onundeki bayrak 13 seritlidir.
Kartalin ustundeki siyon yildizi 13 kucuk yildizdan olusmustur.
Bayragin ustundeki cizgilerde yine 13 adettir.
“E Pluribus Unum”  ve Annuit Coeptis ifadeleri de 13 harften olusur.

In God We Trust ve hemen altindaki ONE ile incilden su ayet dikkat cekmektedir:
“Hear O Israel, the Lord is our GOD, the Lord is ONE.” *

———————
(*)
Vahiyler (1-8)
Mühürlenmiş 144 000 Kişi
1 Bundan sonra yeryüzünün dört köşesinde duran dört melek gördüm. Bunlar karaya, denize ya da herhangi bir ağaç üzerine esmesin diye, yeryüzünün dört rüzgarını tutuyorlardı.
2 Sonra gündoğusundan yükselen başka bir melek gördüm. Yaşayan Tanrı`nın mührünü taşıyordu. Karaya, denize zarar vermek için yetki verilen dört meleğe yüksek sesle bağırdı:
3 Biz Tanrımız`ın kullarını alınlarından mühürleyene dek karaya, denize ya da ağaçlara zarar vermeyin!
4 Mühürlenmiş olanların sayısını işittim. İsrailoğulları`nın bütün oymaklarından 144 000 kişi mühürlenmişti:
5 Yahuda oymağından 12 000 kişi mühürlenmişti. Ruben oymağından 12 000, Gad oymağından 12 000,
6 Aşer oymağından 12 000, Naftali oymağından 12 000, Manaşşe oymağından 12 000,
7 Şimon oymağından 12 000, Levi oymağından 12 000, İssakar oymağından 12 000,
8 Zevulun oymağından 12 000, Yusuf oymağından 12 000, Benyamin oymağından 12 000 kişi mühürlenmişti.
toplamda = 144000

Müslüman kadının tebliğ usulü

Birçok önemin anlamını kaybettiği 21. yüzyılda amacı olan bir iletişim olarak tebliğ, üslubunu iletişim harikası olan Kurandan almalıdır. Kuran birçok insan ilişkisini aktararak sadece olayları bize taşımaz. İletişim yöntemlerini ve bir diğeri üzerindeki etki alanlarını da bize gösterir. Nuhun gemisi bir efsane değildir. Tebliğ, Nuhun gemisidir. Yunus a.s inanan hiç kimse olmadığı halde tebliğde bulunmuştur. Bu tebliğde inattır. Allah inanmayanların varlığını bildiği ve gördüğü halde Yunus a.s dan sabretmesini istemiştir. Yusuf a.s ile Züleyhanın kıssasında Allah korkusu ile günahtan sakınmanın bize gösterilmesi ve Hz. Harunun Hz. Musaya dil açısından kolaylık getirişi, destek oluşu tebliğin çeşitli yönleriyle ilgili sahip olunması gereken vasıflara ve yöntemlere işaret eder. Hz.Musa ile Hz. Hızır arasında yaşananlar dikkat çekicidir.  Bu kıssadan tebliği ile ilgili olarak şöyle bir sonuç çıkarabiliriz: Anlatılmak istenen açıksa da anlayanın açık olmaması ya da sizinle aynı açıdan bakmaması çözümsüzlük getirir.
Tebliğ mükellef olana yönelen bir hitapsa tebliğin belli bir yöntemi olmamalı. Ancak açık, etkili, düşündürücü, sorgulamaya fırsat veren, delilleri ve akla uygunluğu gösteren bir tarzın benimsenmesi seçilecek yöntemin vazgeçilemez yardımcıları olmamalı.
Farklı toplumlara gönderilen peygamberlerin gönderildikleri kavimlerin yaşam şartlarına göre sahip oldukları değişik mucizelerin olması, her toplum hatta her insan için ayrı bir yöntem ve üslup gerekli olduğunu gösterir. Ancak toplumların birbirlerine yönelik tebliğlerinde ortak bazı iletişim paydaları sayesinde, tebliğ usulü ile ilgili olarak bazı genel ama geçer olmayan değişebilen yöntemlerden bahsetmek mümkündür. Sigaraların üzerindeki uyarıcı ifadeler ve televizyon programlarıyla ilgili ekran işaretleri küresel insanın vardığı medeniyet zirvesinin göstergesi olarak kabul edilebilirler. Kelimelerin ve kelimelerin zihnimizdeki tasviri şeklinde tanımlanan kavramların artık bir tebliğ aracı olmaktan çıkıp çıkmadığı her şeyden önce tartışılması gereken bir mevzudur. Sigara öldürür ifadesinin, +13, +18, korku ve şiddet içerikli yayın işaretlerinin etkisizliği hayırlı oluşlarından kaynaklanmaktadır. Her anlatıcının kelimelerin tebliğde yetersiz kaldığını görmesinden sonra yaşadığı ikinci sıkıntı kanaatimce hayrın talep edilen, aranılan olmayışı zorluğudur.
Belki de tebliğ edenlerimiz ağacın altında uyurken bile heybetli olan adil hükümdar Hz. Ömerin sahip olduğu etkileyiciliğe, tebliğ olunanlarımız da, Bizansın bahçelerinden geçen ama üzüm salkımlarına uzanmayan Fatihin ordularındaki kanaate artık sahip olmadıkları için hiçbir şey eskisi gibi değil. Her şey etkisiz. İnsan tepkisiz.
Tebliğde önemli olan söylenmesi gerekenin söylenmesi, yapılması gerekenin yapılmasıdır. Müslüman kadınların tavırlarına baktığımızda Hz. Asiyenin firavunla geçen ömrü bir örnektir. Bir kâfirin sarayında bir peygamber yetiştirmek. Hayret verici bir başarı. Hz. Haticeye bakalım vahyin geldiği ilk yıllarda Hz. Peygamberin yanındaki desteği. Tesettürü sayesinde eve gelen varlığın ruhanî mi cinnî mi yani melek mi şeytan mı olduğunu ayırt ederek meseleyi çözümleyişi. Ümmü Selemenin Hudeybiye antlaşmasından sonraki Hz. Peygamberin kendisiyle istişaresindeki basireti. Hz. Aişenin ifk hadisesindeki sabrı. Bunlar bize tebliğin yalnızca kelama has bir fiil olmadığını gösterir. Müslüman kadınlar söylenmesi gerekeni söylemişler, yapılması gerekeni de yapmışlardır. Cahiliye devrinin cehaleti hiç birinde yoktur. Hz. Peygamberin yakın çevresinde tek bir tane cahil kadın bulamayız. Onlar yapılması gerekeni de böylece yapmışlardır.
Yapılmaması gerekenlerin yapıldığı, söylenmemesi gerekenlerin söylendiği şu zamanda
“Eğer insanlar Ademin soyundan geliyorlarsa ben bu siyah olanlarla aynı Ademden gelmiş olamam, birden fazla Adem olmalı.” diyen Hegelin  ve temsil ettiği kibrin karşısında dışlayıcılıktan, sertlikten, bencillikten ve ahmaklıktan uzak bir tebliğ usulüyle var olabilmeliyiz.
“Mazi nedir? Bir mevt-i ebedi. Hal nedir? Bir nefes-i vapesîn. Gerek ferd içün gerek cemiyet içün mazi mesud imiş, bunun bugüne ne faidesi görülür? Hal rahat imiş emin imiş yarına ne lutfu kalır?” demiş Namık Kemal.
Öyleyse maziye avdet ve halde tevakkuf caiz değildir. Çünkü ezmanın tağayyürü ile ahkamın tağayyürü şarttır. Öyleyse tebliğin, istikameti gelecektir. Ve tebliğin belli ve kesin bir yöntemi olmasa da konusu bellidir. O da, güzel ahlakın tamamlanmasıdır.
“İnsanlar büyük bir idealden ilham aldıkları ve geniş ufuklara baktıkları zaman büyürler.”
Alexis Carrel
Sünnetin yaşatılması Müslüman kadına ilham veren büyük ideal olmalıdır. Bu sebeple kadının dünyasını daraltan her türlü işten kendisini kurtarması gerekir. Faydasız ve her türlü basit faaliyet, kadının zaten evin içinde gelişme imkânı bulamamış ifade ve davranış biçimini daha da ilkel hale getirir. Ayrıca yeri gelmişken, Asr-ı Saadet devrinde ve İslam devletleri döneminde kadının durumu bize aktarılandan ve zannettiğimizden oldukça farklıdır. Modern dönem, kadını sosyal hayatın içine kattığını, bunu hedeflediğini söylerken her zamanki gibi olayı kendine yontmaktadır. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi Hz. Muhammedin çevresindeki hanımlar cahil değil âlimdirler. Bu yontma batının tebliği olan misyonerliğin bir stratejisidir. İyiliği emretmekle ve kötülükten men etmekle mükellef olan her Müslüman, iyinin galibiyeti kötünün mağlubiyeti için dünya ile ilgili olarak yapılan planları, stratejileri bilmek zorundadır. Bu ilim, güçlü, etkili ve yeterli bir tebliğ için hayatî önem taşımaktadır.
Müslüman kadının evinin içinde mesul olduğu tebliğ, ev halkına vazifelerini hatırlatmaktır. Babaya babalığını, ablaya ablalığını, abiye ağabeyliğini, kardeşe kardeşliğini, büyük efrada büyüklüğünü hatırlatmalıdır. Ancak bu hatırlatma rencide etmeyen bir üslupla yapılmalı, ihtiyaçlarının giderilmesi yoluyla aile bütünün ruh sağlığının korunması sağlanmalıdır. Bu yalnız anne için değil ailenin bütün fertleri için geçerli bir vazifedir. Kadının toplum içindeki tebliği, şimdilerde sokaklarda göremediğimiz mütevazı, tesettürlü, sakin, kendinden emin ve vakur Müslüman kadını olmasıdır.
Müslüman gençlerimizin de tebliğ hususunda üstlerine düşen görev büyüktür. Genç yaşta bilmemek makulse de ilerleyen yıllarda kişinin kendi karakter bilgisine ve idaresine sahip olamayışı bizden sonraki kuşağın yaşadığı çetrefil bir sorundur. Bu sorunu bugünün gençlerinin ileride yaşamaması zatî fiilî bir tebliğin gerçekleşmesi sayesinde olacaktır. Bu tebliğ, tıpkı Züleyhaya yaklaşmayan Hz. Yusufun tebliği gibidir. Sorunun çözümü ise “ey gençlik bil ki sen sırf düşünce olan bir ruha sahipsin. Geri kalanın ise bir kemik ve et yığınıdır.” diye nasihat eden Mevlanaya kulak vermekle olur. Kişi karakterine ve mizacına göre hareket eder. Âlatın canı yoktur, tutanın niyetiyle can bulur. Ey genç öyleyse kendine hayrı tebliğ et. Tuttuğun hayır olsun.
İnsanın dünya ile iletişimini sağlayan duyuları bugün işgal altında. Bize gösterileni görüyor, dinletileni dinliyor, yedirileni yiyoruz. Git diyorlar gidiyoruz, dur diyorlar duruyoruz. Bu işgalin karşısında tebliğ için 21. yüzyıl imkânlarına ihtiyacımız var. Her tebliğ edenin bu gerçeği kabul etmesi gerekir. Özellikle Müslüman kadınların. Yapmamız gereken öncelikli şey kendimizi bu işgalden kurtarmak. Medyanın ve patronlarının, sokağın ve sokağı ele geçirmiş reklamların, markaların ve dünyayı doyuran kapitalistlerin, isim olmuş yeme-içme mekanlarının, ailemizden ve bizden uzaklaşmasını temin etmek sivil itaatsizlik yoluyla tebliğdir. Herkes kendi için savaşırsa kazanacağımız bu soğuk savaşta, başarılı olmuş bireylerin tebliği, rehberliği, bir diğerini ve sonra yine bir diğerini ve sonra yeni bir diğerini kurtararak zafer getirecektir.
İnsan hem kendini hem de Kuranı iyi dinlemelidir. Tebliğ eden anlatmayı bildiği kadar dinlemeyi de bilmeli. II. Abdülhamid Hanı anlatırken Necip Fazılı dinlediğimizde şunları duyarız: “Bütün Osmanoğulları içinde Abdülhamid çapında dindar ikinci padişah bulunup bulunmadığı sorulmaya değer bir keyfiyet. Kanaatimizce ne Kosava sahrasında harp sabahının gecesini secdede geçiren Murad, ne Fatih Sultan Mehmed, ne Beyazıd-ı Veli ne de şu veya bu, dindarlıkta Abdülhamidin derecesine ulaşabilir.” dinlemekle iş bitmiyor tabi. Her tebliğ edenin sahip olması gereken basiret ve ferasetle düşündüğümüzde Abdülhamid Hanı diğer dindar padişahlardan üstün kılan, içinde bulunduğu hale ve münevverlerin ifsadına rağmen makul, sabırlı ve “din-i mübin-i islamın mücerred gaye”sine en büyük hizmeti olan itidalidir. Yani devri içindeki üstün ahlakıdır. Şartların çok üstünde kadere teslim olma ve kazayı yaşama gücü gösteren Abdülhamid Han, tarihin içinde bize çok yakın olan tebliğ örneklerinin elzemi ve en mükemmelidir. Müslüman kadının tebliğini anlatmak, tebliğde bulunmak kadar zor… Hayatın içinde paylaşılması gereken bütün sorumluklar gibi tebliğ de kadınlar ve erkekler arasında paylaşılmalı. Bu sebeple burada verdiğim örnekleri normal karşılamanızı isterim. Hatta olması gereken olarak görmenizi.
Filistinde aç kalan bebeklere süt bulan ve taşıyan Doktor Mona El-Ferrayı; Keşmirde iki oğlu hapiste olan, kendisi de sürgüne gönderilen Müslüman hakları savunucusu Rabia Kadiri huzurunuzda ismen de olsa zikrederek hatırlamak isterim. Allah bizlerin günahlarını affetsin.
Her tebliğ, bütün haksızlıkların önünde bir engeldir. Şehrin çarşılarında, gecelerinde, yağmur sonrası sokaklarında olması gereken bir şeyler eksikse, duygular insana ait değilse, zekâ ve ölüm aynı cümlenin konusuysa.

Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı

Ramazan Yazçiçek, Milel ve Nihal, Tezkire, Fikir Dünyası, Haksöz ve İktibas gibi akademik ve sosyal bilim dergilerinde araştırmaları yayımlanan, ağırlıklı olarak Modernizm, Gelenekçilik ve Dünyevileşme bağlamında konferansları olan bir araştırmacı-yazar. Yazçiçekin son olarak Ekin Yayınlarında “Milli Din Arayışı ve Türk Müslümanlığı” isimli bir de kitabı yayımlandı. Yazçiçek ile kitabı üzerine yaptığımız röportajı sunuyoruz.

n Kurandaki sahih İslâm anlayışının önündeki engeller nelerdir?
Kuran, âlemler için bir zikir, hakkı batıldan ayıran bir fikir, hidayet ve müjdedir. Rabbimizin insanlığa en büyük lütfû; sözlerin en güzeli olan Kuran, gönüllere şifa, ihtilaflara çözümdür. Kuran, geçmişe ve geleceğe bir mucizedir. O, yol gösterici, hikmet ve âlemlere rahmet olarak göndermiştir.
Sahih İslâm anlayışına sadık kalınması ancak Kuran mesajının doğru anlaşılması ile mümkündür. Kuranın doğru anlaşılmasının önündeki en ciddi engel, kalplerdeki eğriliktir.  Kalbinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak için uğraşır dururlar. Bu, bir anlamda Kurana karşı pozisyon almadır. Allahın emirlerini sorgulamak, onu reddetmek veya onunla birlikte başka hüküm kaynakları da kabul etmek, sahih İslâm anlayışından uzaklaşmanın açık göstergeleridir.
Rabbimizin, “Kuranı ağır ağır, düşüne düşüne oku.”  diye buyurmaktadır. Burada ümmetin ilk eğitiminin, Kuranı tertil (anlayarak, düşüne düşüne, bilinçli ve düzenli) üzere okunması emriyle başladığını görüyoruz.
Sahih İslâm anlayışından uzaklaşmanın özeti, Kurana, Kuranî olamayan bir tutumla yönelmektir. Vahyle gelen mesajı tam ve doğru bir şekilde anlamanın öncülü, vahyi kendi gerçekliği içerisinde kabul etmektir. Keza Kurana yaklaşımda Kuranî olmayan tavırların ilhâdî düşünceleri besleyen sapmalara dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu sapma, Kuranın “uyulan” olmaktan çıkartılıp “uydurulan” olarak konumlandırılması ile olur.
Hz. Ömer (r): “Siz Kurana uyun; Kuranı kendinize uydurmayın. Kim Kuran-ı Kerimi kendisine uydurursa Kuran onu Cehenneme kadar sürükler, fakat kim Kurana tâbi olursa, Kuran onu firdevs cennetlerine götürür.”  söylemektedir.
Allah,”ileride ondan sorumlu tutulacaksınız.”  diye buyurmuştur. Demek Kuran, sınav kitabıdır. Dolayısıyla iman edenlerin Kitaba yaklaşımı, hakkını gözeterek okumalarıdır.  Kuranî bir okuma, kendilerine ve içinde bulundukları topluma, Allahın ne buyurduğunu, kendilerinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında Allahın ne dediğini öğrenmek için yaklaşmaktır. Dolayısıyla doğru okuma, Kuranı ve onunla amel etmeyi birlikte öğrenmedir. Kurana, batınî manalar yüklemek, isteyenin istediği anlamları çıkarma çabası da tahrife kalkışmanın bir başka şeklidir. Batınîlik, Hurufilik nevi hurafelerin büyük bir kısmının İsrailiyattan ümmetin kültürüne geçtiği açıktır. Bu nokta da sahih İslâm anlayışının önündeki önemli engellerdendir.
Kuranı, salt gramer kitabı, lügatçe gibi görmek, onu anlaşılmaz kabul etmenin, adeta bilimsel(!), çağdaş savunuculuğudur. Kuranı belli bir zümrenin anlayabileceği batınî yorumlardan ibaret bir kitapmış gibi gören gnostik yaklaşımlar ile imanın amacı olan amelî yükümlülükleri erteleyen modern eğilimlerin çakıştığı/örtüştüğü görülmektedir. Oysa Kuranın muhatap aldığı insan, özel bir kabiliyette veya ihtisas sahibi insan değildir. Kuranın muhatabı standart her insandır. Bu, âkil ve bâliğ olmuş her insandır.
Kurandaki belli kıssa ve ayetleri, haberi geçen mucizeleri, bilimsel buluş ve ilmi neticeler ile izaha kalkışarak, ilmi sonuçlara endeksleme de yanlış yaklaşımlardandır. Bu yaklaşımın başka sebepleri olmakla birlikte daha çok Batı kültürü ve bilimsel gelişmeler karşısında eziklik duygusu ile takınılan tavır olduğu izlenmektedir.
Kurana, düşünceleri, ideolojileri, yaklaşımları teyid eden değil, uyulan, başvurularak kendisinde arınılan olarak yaklaşılmalıdır. Modern dönemin problemlerine yönelik çözüm arayışlarında daha çok Hrıstiyan teolojisi merkezli üretmelere karşı Kurandan izdüşümlerle nazireler geliştirmek de Kurana yanlış yönelimlerdendir. Bu nevî yeni paradigmaların geleceğin ciddi ve tehlikeli alanını oluşturduğu kanaâtindeyiz.
Bidat ve hurafelerin maalesef sahih din diye yaşandığı günümüzde “Kuran” vurgusu olumlu karşılık bulmuştur. Bu, sevindiricidir. Zaten olması gereken önce ve sonra “Kuran”ın esas alınmasıdır. Her Müslümanın kaygı ve çabası bu noktada yoğunlaşmalıdır. Toplumun kokuşmuş dini anlayışı, bidat ve hurafelerle dürülü din telakkisi, doğruları Kuranî olan söylemlerin ilgi ile izlenilmesine imkân hazırlamıştır. Ancak(!) “Kuran” vurgusu, insana, Allahtan başka edinilen ilâhların, rableştirilen şahısların reddini, tağutun bütün çeşitleriyle inkârını ve de fitne kalmayıncaya; din bütünüyle Allahın oluncaya kadar Allah yolunda mücadeleyi emretmektedir. Oysaki şurası da bir gerçek ki, “Kurandaki İslâm” vurgusuyla birileri “geleneksel din anlayışı”nın reddi ile elde ettikleri primi, şeytanizme, profan (dindışı) sistemlere meşruiyet tanımakta kullanmaktadırlar. Oysa kof kültür dininin iflası, Kuranın bütün boyutlarıyla hayata ikamesini zorunlu kılmaktadır. Haklı bir noktadan hareket, varılan yanlış noktayı meşrulaştırmaz. Çıkış noktasının doğruluğu, alternatif çözümün de doğruluğuyla bir anlam ifade eder.
n İslâmın amacı ana hedefi nedir?
İslamın ana hedefi sağlam bir inanç sistemi oluşturmaktır. Kuran, insanlık için öncelikle sağlam bir inanç sistemi getirmiştir. Bu inanç sisteminin temel karakteristiği, kulluğun Allaha has kılınmasıdır. Dolayısıyla İlâhi mesajın hedef kitlesi, evvelemirde hakkı batıl ile karıştıranlar, kulluğu Allahtan başkalarına paylaştırmaya kalkışanlar olmuştur. Bu bağlamda süregelen problem, Allahın varlığı-yokluğu, hatta Allahın evrenin yaratıcısı olup olmadığı problemi olmamıştır. Kuran mesajı, insanlara Allahın var olup olmadığını bildirmekten öte, Ondan başka İlâh olmadığını bildirme eksenlidir. Problem, tamamen kime, niçin ve nasıl kulluk edileceği problemidir. Zira sapma genellikle bu minvâl etrafında olmuştur. Nitekim tarih boyunca esas mücadele muvahhidler ile muharrifler arasında yaşanmıştır. Kâbiller, Nemrudlar, Firavunlar, Ebu Cehiller bu zorlu mücadelenin hep tahrif edici tarafı olmuş ve yetki gaspında bulunmuşlardır. Esas itibariyle bu yetki gaspı, insanlığın, geçmişte olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu sorunların özünü teşkil etmektedir.
Tevhîd ve şirk insanlığın gündeminden hiç düşmemiştir. Bu olgular insanın yaratılışıyla birlikte hep olagelmiştir. Zira şirk, insan için tevhîdin zıddı olarak imtihan gerekçesidir. Bu ameliyyenin insan yaşamında değişik etki tezahürleriyle bulunması, onun ertelenir olduğunu göstermez. Çünkü Allahtan başka ilâh edinmenin birçok yolu vardır ve bu insan yaşamında değişik şekillerde ortaya çıkmıştır.
Allahtan başka ilâh edinmenin somut tezahürlerinden birisi, gökte İlâh kabul edilenin yerde ilâh kabul edilmemesidir. Bu tarz ilâh edinme Allahtan başkasını yaratıcı olarak kabul etme değil, Allaha rağmen yaşama yönelik kurallar vaz etme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bununla gelinen nokta, üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılması yani aklın ilâh edilmesidir. Günümüz toplumlarının en belirgin sapmalarından biri kuşkusuz bu noktadır. Bununla, âlemlerin Rabbi olan Allah, sadece göklerin Rabbi kabul edilmekte, sosyal-siyasal alana ait yetkileri ise reddedilmektedir.
Risâletin öncelikli hedefi dini Allaha has kılmaktır. Allahtan başka edinilen sahte ilâhların yaşamda hükümferma oluşu, bu hedefi dikkate almamak, sınırı ihlâl etmektir. Bireysel ve toplumsal yaşamın bozulması, Allaha ait yetkilerin yaratılmışlara verilmesinin kaçınılmaz sonucudur. Oysaki hukukî ve sosyal hayata yönelik emir ve yasaların sahibi olarak Allahı bilmek, birleme (tevhîd) taâhhüdünün kendisidir. Bu durum, insanın kulluğu açısından, içinde bulunduğu anın vacibini mudrîk olması; fitnenin kaldırılıp dinin Allaha has kılınmasıdır.
Tevhîd, Kuranın hedeflediği sağlam bir inanç sisteminin esasıdır. Keza İslâmın özünü tevhîd teşkil eder. İnsanı iç çatışmaya düşmekten (ikilem) kurtarmak için dünya ve ahiret işleri hep aynı ilâhî otorite yani Allah (c) tarafından düzenlenir. Bir kulun iki Rabbi olamaz. Bu anlamda İslâm hukuku bir bütündür, asla bölünme (tecezzî) kabul etmez. İnsanı ruh, beden ve duyular diye ayırmayıp bir bütün olarak ele aldığı ve ona göre düzenlemelerde bulunduğu gibi, hayatı da bir bütün olarak ele alır tanzim eder. Dolayısıyla O, hem dindir, hem devlettir.  Hülasa İslâmın amacı ana hedefi bu bütünlüğü sağlayacak sağlam bir inanç sistemi oluşturmak dünya ve ahiret mutluluğunu aynı yaratılış gerekçesinde (kulluk) aramaktır.
n İslâm anlayışında problemlerin çözümü nerede aranmalıdır?
Kulluktan kaçışın, hakka baş kaldırmanın, kendini büyük görerek tuğyana yönelişin tarihi, insanların ilâhî mesaj ile tanışması kadar eskidir. Cahilî statükolar, insan-vahy arasını kopuk tutabilmek için vahy ile tanışmanın önüne engeller koymuşlardır. Zira vahy ile yeniden tanışan insanın yaşamını bu merkezden şekillendirmeye yöneleceği bilinen bir konudur. Fıtratların önündeki engellerin kaldırılması ile Allahın dininin uydurulagelen dinlere tercih edileceği de tarihsel olarak da teyid edilmiştir.
Musa (a)nın kavminde öne çıkan üç güç odağı, hemen tüm Cahiliyye sistemlerinde de vardır. Karun, Firavun ve Haman. Bunların her biri tağutun bir görüntüsüdür. Haktan sapışın ve/veya saptırmanın bir boyutudur. “Karunu, Firavunu ve Hâmânı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi.”  Bu ayet dikkatimizi Kuranda bahsi geçen güç odaklarına çeker. Bunların ortaya çıkış sebepleri; bağy, tuğyan ve istikbardır. Bunlar için seçilmiş örnek tipler ise Firavun, Mele, Hâman, Belam, Mütrefun ve Karundur. Bu tiplemeler bugün de doğru tanındığı takdirde hem İslam anlayışındaki bozulmaların önüne geçilecek hem de yeniden çağı şekillendirme açısından bunalım içinde olan cahili hayat tarzına alternatif olunacaktır. Böylece Müslümanlar insanlığa yeni bir çözümle gidebilecektir.
Çözüm: “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı beğendim.”  Artık helâl ve haram hükmü koyma yetkisi, uyulması veya sakınılması gerekli kanunları vaz etme merciî ancak kendisine kulluk edilmesi gereken Allahtır. Bunun anlamı ise sosyal-siyasal, hukukî, iktisadî ve ahlâkî yani insan yaşamının her anını/alanını kuşatan kanunların Aziz ve Hâkim olan Allaha bırakılmasıdır. Farklı bir ifadeyle insanın hevânın ve yaratılmışların egemenliğinden kurtarılmasıdır.
“Hüküm sadece Allaha aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”  “Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da Odur.”  “Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de Ona mahsustur!”  Zira Onun Mülk ve saltanatında ortağı yoktur.
Bu sınırları ihlâl edenler, ister gök tanrısı, ister iyilik/kötülük tanrısı isterse günümüz siyasal tanrıları olsun fark etmez. Bunların tümü sahte tanrılardır. Yapılan hâkimiyet gaspıdır ve adı şirktir, küfürdür. Bu yetkiyi başkalarına -taşlara, ağaçlara, ruhlara, meleklere, kurumlara, peygamberlere kısaca canlı-cansız, ölü veya diri- nispet edenler veya bu yetkiyi talep edenler, sapkınlık olarak aynı noktadadırlar.
Sorun nasıl ki Kuran mesajından uzaklaşmayla başladıysa çözüm de vahy ile yeniden tanışmak ve gereğini yapmaktadır.
n Tarihsel süreç içerisinde İslâm yönetim şeklinden teokratik veya saltanat denen yönetim sistemine geçişi örneklerle anlatır mısınız?
Buna siz ister teokratik deyin ister saltanat veya benim tabirimle “ilâhî kanunla yönetmekten ilâhî yetkiyle/sıfatla yönetmeye” kalkışma halleri söyleyin netice değişmez. -Hatta bu laik yöneticiler için dahi paradoksal olarak böyledir- Bunun geçmişte veya günümüzde Müslüman toplumlarda yaşanılmış olması da sonucu değiştirmez. Bir kez nirengi noktası Kuran ve Sünnet değilse bunların yerine ne koyarsanız koyun sonuç fasittir. Aktörler de müfsittir. Bizce Laiklikte, Demokrasi de bu içerikte birer sapmadır. Tarihteki her bir sapmayı bu ölçü ekseninde siz örneklendirin.
n Türk Müslümanlığına gelinceye dek Türklerde başlayan, gelişen ve nihayetini bulan akımdan bahseder misiniz?
Türkler, İslâm öncesi dönemde temasta bulundukları Şamanizm, Budizm, Zerdüştîlik, Mazdeizm, Maniheizm ve Hıristiyanlık gibi birbirinden farklı dinlere girmişlerdi. Türklerin yaşadıkları bütün mıntıkalarda ve özellikle Anadoluda kabul gören inanç ve velî kültü tahlil edildiğinde, bunların, kaynağını İslâm öncesi eski Türk inanç ve velî telakkisinden aldığı görülmektedir. Farklı kültürleri maalesef yeni mecrasına taşıyan bir havza olarak karşılaştığımız tasavvufun velî anlayışı, burada eski inançları perdeleyen bir vazife görmüştür.
Orta Asyadan Balkanlara kadar bütün Türk topluluklarında, tabiat ve atalar kültlerini ve diğer önceki dinlerinin farklı izlerini görmek mümkündür. Türk velî kültü, Şamanizm dönemine giden bir tarihi serüvene sahiptir. Şamanizmdeki Şamanın sahip olduğuna inanılan olağanüstülüklerin sonraki dönemlerde Türk velî kültüne yansıdığı görülmektedir. Hatta yeni inanç sisteminde, Şamanizm öncesi eski Türk inançlarından olan atalar kültünün ayinlerine varıncaya dek rastlanmaktadır. Türklere bu İslâm anlayışı İran vasıtasıyla Maverâünnehre kadar yayılmış Horasan tasavvuf mektebi aracılığıyla ulaşmıştır. Bu anlayış, ilk Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevînin halifeleri aracılığıyla göçebe Türk boyları arasında yayılmağa başlamıştır.  Türkler, bu inanç mozaiğini İslâmîyeti kabullerinde tasavvuf kanalıyla devralmışlar ve günümüze kadar da büyük ölçüde bu minval üzere inanıp yaşamışlardır. Bugün yaşanılan İslâm dışılıklara İslâmîdir vehmiyle devam edilmesi, bu inançların vaktizamanda İslâm diye kabul edilmiş olmasındandır. Haliyle bugün bu şekilde inanılıp yaşandığı da sosyolojik bir gerçektir.
Hiçbir tasavvuf cereyanı İslâmîyetin beşiği olan Arabistanda doğmamış ve yerleşip gelişmemiştir. Bu tespit, tasavvufun yapısı itibariyle İslâmîyeti eski kültürleri dâhilinde algılayan Mevâlî orta tabakasının kitabî ve nasçı İslâm anlayışını temsil eden hâkim Arap Müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının açık bir delilidir. Türklerin İslâmiyeti tasavvuf kanalıyla almış oldukları ve bunun da esas itibariyle kitabî bir İslâm anlayışına muhalif mistik hareket olduğu tekrarla zikre değerdir. Binaenaleyh bu anlayış doğru okunmadığı sürece günümüz varislerinin ellerinde bulunan bakiyenin niteliği de doğru anlaşılamayacaktır. 
Moğolların saldırıları neticesinde Anadoluya kaçan farklı zümrelerin varlığı ve ardından Babailer İsyanı sonrasında oluşan Bektâşîlik kurumsalı, Türklerin eski inançlarını yeni bir İslam anlayışı şeklinde sürdürmelerine zemin hazırlamıştır.
Türk Müslümanlığı tabiri ise kavramsal olarak son dönemde ortaya çıkmıştır. Bu kavramsallaştırma ile sistem veya akıl veren hocaefendileri bir anlamda sistemin küreselleşmeyle orantılı olarak Protestan din özlemine cevap aramışlardır. Bununla Alevîlik/Bektâşîlik dışlanmışlıktan sahiplenilmeye kaydırılmıştır. Kuran İslâmı veya siyasal İslâma karşı Alevîlik, dengeleyici bir unsur olarak tercih edilmek istenmiştir. Günümüz gerçekliğinde Alevîlerin Kuran tasavvurları Kurana rağmen olduğu halde siyasal bir talep olarak Türk Müslümanlığı bu merkez üzerinden talep edilmiştir. Sistem, ulusal din arayışında Türk Müslümanlığı paradigmasını kullanmak istemiş, değişimin yönünü ulusçu din istikametinde talep etmiştir. Türk Müslümanlığı paradigması bir anlamda Alevîliğe ihale edilmiştir. Alevîliğin kavramsal ve tarihsel analizi ayrı bir konudur. Ancak bu üzerinde önemle durulması gerekli bir olgudur.
n Türk İslâmı veya Arap İslâmı gibi lokal İslâm anlayışları nasıl değerlendirmeli?
Bu sorunuzun cevabını müsaadenizle yayımlanan Milli Din Arayışı kitabımda sonsöz olarak söylediklerimi tekrarlayarak vermek istiyorum: Düşünce treni raydan her saptığında, onu, vahye yönelerek tekrar zeminine oturtmak mümkündür. İslâm tarihi boyunca mücedditler hep bunun çabası içinde olmuşlardır. Tecdit ehli, Kuran bilincini yeniden ihya etmeye çalışmış, problemlerin çözümünü Kuranda arama gayreti içinde olmuşlardır. Hilâfetin saltanata dönüştüğü, indî kanaatlerin din diye dayatıldığı, kör mukallid mantığın iradeleri tıkadığı her dönemde ihya öncüleri hep aynı noktayı işaret etmişlerdir. Bu, vahyi merkeze alarak dinin/yaşamın ihyası noktasında yoğunlaşmak, problemlerle yüzleşmekten sakınmadan Kurana bir daha müracaat etmektir. Bu bir keşiftir. Ancak bu keşif, yeni değil var olanı yeniden keşiftir. Günümüzde bütün sıcaklığıyla yaşanmakta olan İslâm dışı modern problemlerin aşılması da Kuranın aydınlığında pekâlâ mümkündür. Dinsel ırkçılık, geçmişte Ümeyyecilik, Şuûbiyye idi, bugün Türk Müslümanlığı. Belki yarın, bir başka teoloji denemesi veya felsefî doktrin olarak karşımıza çıkacaktır. Aynı kastın farklı ifadelerle isimlendirilmesi kabul ve redlerin değişmesi için yeter sebep değildir. Müslümanlar açısından konunun özü şudur: Mensubiyet Arap Müslümanlığına olmadığı gibi rücû da Türk Müslümanlığına veya başka bir kavmin Müslümanlığına olmayacaktır. Aslolan inançta tevhid ümmette vahdettir.
“O kitap (Kuran); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.”

Mehmet Baydemir    Anadolu Gençlik Dergisi

Ilumlı İslam, Türk İslamı, Euro İslam, Liberal İslam Aldatmacaları

Ilımlı İslam, Türk İslamı, Euro İslam, Liberal İslam… Tüm bunlar küresel ve yerel zulüm odaklarının “İslamsız bir İslam” özleminin eseri yaklaşımlar olarak ortaya atıldı. Müslümanlar ne zaman, suya sabuna dokunmamayı, zalime karşı söz söylememeyi, hatta insanlara zulmedip onların mallarını gasbeden zalim ve fasıklara itaati emreden Emevi ve Abbasi patentli muharref din anlayışlarını sorgulayıp Kurana yönelmeye ve yeryüzünde hak ve adaletin tesisini talep etmeye başlamışlarsa, zulüm odakları, üstad Ali Şeriatinin “Dine Karşı Din” adlı o zihin açıcı kitabında bahsettiği yönteme sarılmış ve alemlerin Rabbinden indirilen İslamın karşısına münafıkların inşa ettiği Dırar Mescidi (Bkz. Tevbe Suresi 9/107-110) mantığıyla uydurulan “İslamlar” peydahlama yoluna gitmişlerdir. Hatta bu işte ABD emperyalizmi daha da ileri gidip Kuran-ı Kerime alternatif (!) olmak iddiasıyla Gerçek Furkan adlı bir kitap bile hazırlatıp piyasaya sürmüştür.
Şu bir gerçektir ki, tarih boyunca dinin iktidar talebi ile ortaya çıktığı her dönemde bu talebe muhatap olan zalim iktidarlar önce dine karşı sindirme operasyonları başlatmış, bunu başaramayınca da dini manipüle etme yollarını aramışlardır. İktidar sahiplerinin dine yönelik manipüle çabalarında ön plana çıkan boyut ise, her zaman dini iktidar talebinden vazgeçirmeye yönelik olmuştur.
“Göklerin ilahlığı” konusunda dine müdahale etme gereği duymayan iktidar sahipleri, “yeryüzünün ilahlığı” noktasında konumlarını ciddi manada tehdit eden dini, tahrif edip iktidar talebinden soyutlamaya çalışmışlardır. Bunun tarihteki en bariz örneği, Hz. İsanın tebliğ ettiği şekliyle zulme ve haksızlıklara karşı mücadeleyi öngören tevhidi bir din kimliği taşıyan Hristiyanlığın, Roma İmparatorluğunun baskıları ve manipülasyonlarıyla iktidar talebinden soyutlanması ve neticede Roma zulmünün payandası haline getirilmesidir. Tarih boyunca süregelen Allahın Dini karşısındaki bu tahrif çabaları, günümüzde de tüm sinsiliği ve tüm çirkinliğiyle sürdürülmektedir. Son yıllarda gerek küresel bazda, gerekse Türkiyede iktidar sahipleri tarafından ısrarla gündemde tutulmaya çalışılan dinde reform tartışmaları da bu çerçevede değerlendirilmek durumundadır.
Ilımlı İslam, Türk İslamı, Liberal İslam gibi tüm terkip ve projeler, karşı konulamayan, mağlup edilemeyen İslamı manipüle etme, yatağından saptırma girişimleri olarak devreye konulmaktadır. Hedef; zulümle uzlaşan, zalime kıyam etmeyen, hatta payanda olan protestanlaştırılmış bir İslâm (!) peydahlamak ve böylece zulüm ve sömürü düzenlerinin önündeki yegane direnci bertaraf etmektir. Yazar Abdullah Yıldızın ifadesiyle, Kurânsız, “Cihad”sız, “Şeriat”sız bir İslam hedeflenmektedir.
Aslında bu çabalar yeni değil. Yukarıda atıfta bulunduğumuz gibi, daha Allahın Resulü (a.s.) hayattayken münafıklar Dırar Mescidini inşa ederek benzeri bir girişimde bulunmuşlar. Rabbimiz Resulünü bu saptırma girişimine karşı vahiyle uyarmış ve orada namaz kılmayı yasaklamıştır: “Orada asla namaza durma. İlk gününden itibaren Allah korkusu temeli üzerine kurulan mescid, içinde namaz kılmana daha lâyık bir yerdir. Orada günahlardan arınmayı özleyen kimseler vardır. Allah günahlardan arınanları sever.” (Tevbe 9/108)
Resulullahın (a.s.), takva üzerine değil, fitne ve düşmanlık maksadıyla, Müminler arasında ikilik çıksın diye inşa edilen ve fakat Müminleri aldatmak için “mescid” süsü ve adı verilen bu yapıyı yerle bir ettirdiğini biliyoruz.
Hz. Peygamberin ardından da art niyetli kişi ve iktidarların “dine karşı din” saptırmasına sıkça başvurduğu tarihin Şehadet ettiği bir gerçektir. Özellikle Ömer b. Abdülaziz gibi müstesna Mümin yöneticiler dışında, Hilafeti temsil iddiasındaki zalim Emevi ve Abbasi yönetimleri yeniden Asr-ı Saadetin adaletin, paylaşımın ve kardeşliğin hakim olduğu o muhteşem iklimine dönüş yönündeki İslami taleplere karşı tıpkı bugünün zalim otoriteleri gibi “dine karşı din” saptırmasına başvurup, zalime karşı sözü olmayan, “kıl beşini yap işini” mantalitesine sahip bir din anlayışı peydahlama yoluna gitmişlerdir. Halen bazı akaid kitaplarında yer alan “Zalim de olsa, fasık da olsa, insanların malını zorla da gasp etse vs sultana itaat şarttır” anlayışı işte bu saptırma çabalarının ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İslamın şartları olarak çocuklara ezberletilen maddelerin içinde İslamın olmazsa olmazları cihad ve iyiliği emr, kötülükten nehy yükümlülüklerinin olmaması Abdullah Yıldızın sözünü ettiği “Kurânsız, Cihadsız, Şeriatsız İslam” saptırmasının sadece bugünün problemi olmadığını ortaya koymaktadır. Aslında zulüm cephesinde değişen bir şey yok. Bugünün zalimleri, dünün zalimlerinin yolunda gidiyor, o kadar.
Asıl mesele, Müslümanlar olarak bu tür batıl girişimleri, “dine karşı din” mantığıyla yürütülen saptırma çabalarını nasıl boşa çıkaracağımızdır. İslam adına piyasaya çıkıp Resul olduğunu iddia eden İskender Evrenesoğlu ve benzeri onlarca sahte peygamber ve mehdinin iş yaptığı, taraftar topladığı bir toplumda yaşadığımız gerçeğini de göz önüne alıp, zulüm odaklarının “İslamsız bir İslam” peydahlama ve yeryüzünde hak ve adalet mücadelesinin yegane kaynağı olan İslamı böylece etkisizleştirme planlarını nasıl boşa çıkaracağımızı düşünmeliyiz. Şayet bu toplumdan, peygamberlik iddiasında bulunan yalancıların ardına takılan, İslamı onlardan öğreneceğini zannedebilen insanlar çıkıyorsa, demek ki sorunun kökeninde, toplumda İslama duyulan bağlılığın genelde sahih bilgi ve bilinçten yoksun oluşu yatmaktadır.
Biz Müslümanlar dinimizi doğru bilir ve ona sadakatte sebat üzere olur isek, küresel ve yerel zulüm odaklarının İslamı manipüle etme yönündeki plan ve girişimleri boşa çıkmaya mahkumdur. Bunun için de İslamı aparı kaynağından, temel kaynağımız Kuran ve Hz. Peygamberin sünnetinden bizzat tedris ederek, rahatımızı biraz bozup İslamı doğru öğrenme seferberliği başlatmamız gerekmektedir. Zalimler cihadsız, şeriatsız, adalet talebi olmayan, faizin haramlığını gündeme getirmeyen bir İslam (!) ve tağut nedir, ilah ne anlama gelmektedir, ibadet ne demektir diye derdi olmayan Müslümanlar (!) istemektedir değil mi? Öyleyse biz de İslamı doğru anlamak ve zalimlerin planlarını boşa çıkarmak için, kavramlarımızı doğru anlama ve toplumun gündemine taşıma seferberliği başlatmalıyız öncelikle.
Bunu yaptığımızda, cami kürsüsünde tağutlardan söz edilip, tağutlara itaat etmemeliyiz denilince, caminin avlusuna çıktığında yanındakilere “Bu hoca iyi, güzel de, tavuklarla ne alıp veremediği var” diyen Anadolunun bir kasabasındaki yaşlı Müslüman da tağutun ne olduğunu, tağuta itaat etmemenin ne olduğunu öğrenecek ve tağutların batıl planları etkisiz kalmaya mahkum olacaktır.

Şükrü Hüseyinoğlu      Anadolu Gençlik Dergisi

RAMAZAN-I ŞERİF VE ORUÇ

Ramazan-i Serif ve Oruç

 

Oruç ayi olan Ramazan-i Serîf, feyizli bir hayatin yasandigi mübârek bir mükâfât ayidir. Nâil oldugumuz sayisiz nîmetlerin kadrini hatirlatan bu ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanin sirrina, Hakk Teâlâ’nin emir buyurdugu oruç nîmeti ile kavusulur.

Oruç, fazîleti ve aslî gâyesi dâimî bir ibâdet suûru içinde nefs engeliyle mücâdele etmek ve nefsi baski altinda tutarak te’sîrini asgarîye indirebilmektir.

Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “sabir, irâde, nefsî arzulardan uzaklasma” gibi hallerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Yine bu ibâdet, nefsin bitmez tükenmez arzularina karsi insanin seref ve haysiyetini koruyucu bir kalkandir.

Yine oruç; sahibini, azm ü sebât, kanâat, hâle rizâ, metânet, sabir gibi ahlâkî güzelliklere erdirmenin fazîleti ile beraber mahrûmiyyet ve açlikla nîmetlerin kadrini hatirlatir ve bu vesîle ile yoksullarin hallerini düsündürüp onlara merhamet ve sefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslastirir. Sükrân duygularini canlandirir. Bu vasfiyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kiskançlik gibi kitleyi huzûrsuzluga bogan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ilâhî emirdir.

Ashâb-i kirâmin oruca karsi çok büyük ragbetleri vardi. Onlar, tahammülü güç sicak günlerde dahî nâfile oruç tumaya gayret ederlerdi. Bir kisminin, günes isiginin yakiciligindan korunacak ölçüde elbiseleri bile yoktu. Elleri ile günes isigindan ve sicaktan korunmaya çalisirlardi. Bütün bunlara ragmen büyük bir mânevî haz ve lezzet içinde nâfile de olsa oruçlarini devam ettirirlerdi.

Sakîk-i Belhî buyurur:

“Ibâdeti lâyikiyla îfâ edebilmek, bir san’attir. Onun kazanç mekâni, halvet; vâsitasi ise açliktir.”

O açlik ki, modern tipta bile diyet adiyla sihhatli kalmanin en birinci sartidir. O açlik ki, tahammülü en zor olan bir mahrûmiyyettir. Rivâyet olunur ki, nefis, yaratildigi zaman çesitli iptilâ ve mahrûmiyetlere ragmen Cenâb-i Hakk’a {REF Sen sensin, ben benim..} deme cür’et ve cehâletinde bulundu, ancak ve ancak açlik sebebiyle aczini kabûl etti. Bu sebepledir ki, irâde terbiyesinde açliga katlanabilmek kadar müessir baska bir husûs yoktur. Irâde ise, tabiî ve nefsânî meyillere karsi koyabilmenin temel sartlarindan biridir.

Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

“Insanin asil gidâsi Allâh’in nûrudur. Ona asiri ten gidâsi vermek lâyik degildir. Insanin asil gidâsi, ilâhî ask ve ilâhî akildir.”

“Insan, asil rûhânî gidâsini unuttugu ve ten gidâsina düstügü için huzûrsuzdur. Doymak bilmez. Ihtirasindan yüzü sararmis, ayaklari titremekte, kalbi telasla çarpmaktadir. Nerede yeryüzü gidâsi, nerede sonsuzlugun gidâsi?!.”

“Allâh sehîdler için: {REF Riziklandilar} diye buyurdu. O mânevî gidâ için ne agiz, ne de cesed vardir.”

Hazret-i Lokmân, ogluna söyle nasîhat ederdi:

“Miden doyunca, fikrin uykuya dalar, hikmet susar, âzâlar ibâdetten geri kalir.”

Velîlerden bir zât söyle derdi:

“Çesit çesit yiyeceklerle midesini fesâda ugratan zâhidden Allâh’a siginirim.”

Âise -radiyallâhü anhâ-:

“Melekût kapisini açmak için gayret edin!” demisti.

Sordular:

“–Ne ile?”

Mü’minlerin annesi söyle cevap verdi:

“–Açlik ve susuzlukla!”

Sayili günlerden ibaret olan oruç, yine sayili günlerden ibaren olan hayatimiza incelik, derinlik ve zerâfet kazandirir.

Çünkü tokluk, nefsânî arzulari tahrîk ederken; açlik, -çok had safhaya varmadikça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir. Bundan dolayi akil hastalarina ilk tatbîk edilen tedâvî perhizdir.

Bununla beraber oruç, bir ibâdet oldugundan, sirf o gâye ile icrâ edilmelidir. Onun faydalari gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çikar. Yâni oruçlarimizda mide dolgunluklarini önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalidir. Böyle oruçlarda rizâ-yi ilâhî düsünülemez.

Bedenî hareketlerin faydasini kasdederek veya gaflet ve kasvet-i kalb ile kilinan namazlar bile bu kabîldendir.

Ibâdetler, yalniz rizâ-yi ilâhiyyeyi tahsîl gâyesi ile yapilir. Bu gâyenin gerçeklesmesi için, kalbin seviye kazanmasi, hamliktan kurtulup kemâle erismesi zarûrîdir.

Ramazan-i Serîfte Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in de tavsiyelerinde yer alan belli basli birtakim husûslara dikkat etmek îcâb eder:

a. Kelime-i sehâdet,

b. Istigfâr ve zikir,

c. Cenneti tahsîl edebilmek için bolca amel-i sâlih,

d. Cehennemden kurtulus için harâmlardan ve kerâhetten sakinmak,

e. Imkânlar nisbetinde çokça hayir ve hasenatta bulunmak, kirik ve mahzûn kalblerin duâsini almak,

f. Oruçlu bir kimseye iftar ettirmek.

Ve emsâli…

Ramazan-i Serîf, mü’minlere fazîlet ve olgunluk kazandirabilecek ilâhî bir rahmet mevsimidir. Oruçlu iken agiza bir sey girmemege dikkat edildigi gibi agizdan çikan kelâma da dikkat edilmelidir. Dedikodu ve incitmeden son derece sakinmali ve orucun fazîletini azaltmamalidir.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Oruç, oruçluya yakismayan seylerle zedelenmedikçe (tutan için) bir kalkandir.”

Denildi ki:

“(Oruçlu) onu ne ile zedeler?”

Buyurdular:

“Yalan ve giybetle…” (Nesâî; Mu’cemu’l-Evsât)

Çünkü yalan ve giybet sahipleri, gündüzleri helâl yiyeceklerden nefislerini mahrûm birakarak oruç tutarlar, ancak yalan ve giybetleri sebebiyle de insan eti yiyerek mânen harâmla iftar etmis sayilirlar. Bu sekilde zâhiren oruçlu olup mânen giybet sebebiyle iftar etmis olanlar hakkinda Süfyân-i Sevrî Hazretleri, takvâ ölçülerine göre:

“Giybet edenin orucu bozulur.” demistir.

Hazret-i Mücâhid de, ayni hassâsiyete binâen:

“Giybet ve yalan orucu bozar!” buyurmustur.

Yâni giybet edip yalan söyleyerek oruçlarini mânen sakatlayanlar, orucun asil matlûb olan bir kisim yüksek fazîletinden tamamen mahrûm kalirlar.

Bunun içindir ki, dünyâ gâyeleri ile bulandirilmis, riyâ, gösteris ve gafletle kirlenmis oruçlar ve namazlar hakkkinda Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz söyle buyururlar:

“Nice oruç tutanlar vardir ki, kendisine orucundan kuru bir açliktan baska bir sey kalmaz! Geceleri nice namaz (terâvih ve teheccüd) kilanlar olur ki, namazlarindan kendilerine kalan yalniz uykusuzluktur.” (Taberânî)

Namazlar, bilhassa gece namazi olan terâvih ve teheccüdler, kalbe huzûr saglamalidir. Bu mübârek ayda namazlara daha da itinâ etmeli, Kur’ân-i Kerîm’i husû ile okumali, zikirle rûhumuzu inceltmeli, zekât ve sadakalar ile de, vicdan huzûruna kavusmaliyiz. Kur’ân-i Kerîm Ramazan ayinda dünyâ semâsina indirildigi için bu mübârek ayda Kur’ân terbiyesine girmeli, o istikâmette ibâdetler degerlendirilmelidir.

Kur’ân-i Kerîm, asil kalble okunur. Gözün vazîfesi, kalbe gözlük olabilmektir.

Ramazan-i Serîf’in diger bir kiymeti de mü’minlere feyz ü bereket dolu bir Kur’ân hayati yasatmasi bakimindan mütâlaa olunmalidir.

Ramazan-i Serîf, oruç ve Kur’ân arasinda ince bir râbita ve derin bir yakinlik vardir. Hayat ve ölüm ögütlerini, Kur’ân-i Kerîm’den baska hangi salâhiyetli kürsüden dinlemek mümkündür?

Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“Oruçla Kur’ân, kiyâmet gününde kula sefâat edecektir. Oruç, sabrin yarisidir.” buyurmuslardir.

Orucun ecri Cenâb-i Hakk katinda mahfûzdur. Hadîs-i kudsîde buyurulur:

“Âdemoglunun her amel ve hareketi kendisine âiddir. Oruç ise böyle degil! Çünkü o, benim içindir. (Çünkü ben yemem, içmem ve bütün beserî sifatlardan münezzehim.) Dolayisiyla ben, onun mükâfâtini (husûsî bir sekilde) bol bol verecegim.”

Bu hadîs-i kudsînin ardindan Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, söyle buyurdular:

“Oruçlunun sevinecegi iki ferâhlik vardir:

1. Iftâr ettigi zaman (Cenâb-i Hakk’in nîmetlerine kavustugu için) sevinir.

2. Rabbine kavustugunda da orucu berekâtiyla nâil oldugu yüksek derece için sevinir.” (Buhârî)

Görüldügü üzere Cenâb-i Hakk, oruca olan ragbeti beyânin yaninda ona verecegi mükâfat ve karsiligi, beserin oruca olan ragbetini te’mîn zimninda sakli tutmustur. Tipki bir müsâbakada câzibeyi artirmak için sakli tutulan çok büyük bir mükâfat gibi…

Oruç, nîmetlerin kadrini bildiren, sükrân hisleri uyandiran, yoksullarin, çâresizlerin hâlinden anlama suûru veren, nefsânî arzu ve temâyülleri bertaraf eden, maddenin esâretinden kurtarip “sabir” denilen en yüksek ahlâkî bir meziyyete eristiren bir ibâdettir.

Ramazan-i Serîf orucu, terâvih namazi, sahur ve seher uyanikligi bakimindan çok mühimdir. Hadîs-i serîfde buyurulur:

“Allâh -celle celâlühû-, size Ramazan-i Serîf orucunu farz kilmistir. Ben de gece namazini, terâvihi sünnet kildim. Eger bir kimse îmânli bir yürekle ve sevabina ermek emeli ile Ramazan-i Serîf orucunu tutar, terâvih namazini kilarsa, anadan dogdugu gibi günâhlarindan kurtulur.”

Hâli ile oruç ve namazin îfâsinin kabûlünde kalbin seviye kazanmasi, yâni “husû” sarttir. Namazlar, sür’atli kilinarak bir hazim vâsitasi olmamalidir.

Ramazan-i Serîf’in hakîkatine erebilmek için o mevsime mahsûs olan gufrân yagmurlarindan istifâde zarûrîdir. Zîrâ tasa veya denize yagan nisan yagmurunun hiçbir fâidesi yoktur. Ancak takvâ nes’esiyle bu sükrân ve gufrân faslinin tadini çikarabiliriz.

Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Ramazan ayi girdigi zaman cennet kapilari açilir; cehennem kapilari kilitlenir; seytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Müslim)

Yâni beserî suçlar ve günâhlar, gerçek oruç tutanlarda en asgarî bir seviyeye iner. Seytanin serri de biter. Ancak nefsin serrine dikkatli olmak gerekir…

Hadîs-i serîfte buyurulur:

“Cennet seneden seneye Ramazan için süslenerek söyle der:

{Allâh’im! Bizim için bu ayda kullarindan bizde kalacak insanlar kil!..}……” (Taberânî)

Yine Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Oruç tutunuz ki, sihhat bulunuz!” (Taberânî)

“Iftari acele ediniz; sahûru geciktiriniz!..”

Oruçlarimizi sakatlayacak ihmâllerden kaçinmak îcâb eder. Öfkeden siddetle uzaklasmalidir.

Hadîs-i serîfde buyurulur:

“Oruç, sadece yemek, içmek vesaireden kesilmek degildir. Kâmil ve sevabli oruç, ancak faydasiz laftan, bos vakit geçirmekten, kötü söylemekten (dedikodudan) ve nefs-i emmârenin bütün temâyüllerinden vazgeçmektir. Sâyet biri sana söver, yahut sana karsi câhilce herhangi bir harekette bulunursa, kendi kendine: {_F deüphesiz ki ben oruçluyum!} de; sabret!” (Hakim , Beyhakî)

Zîrâ Ramazan-i Serîf’in bir adi da {_F feehru’s-sabir}dir.

Sabir, güzel ahlâkin agirlik merkezidir. Îmânin yarisi, ferah ve seâdetin anahtaridir. Cennet nîmetlerine kavusturan büyük bir nîmettir.

Dîn ve ahlâkda sabir, hosa gitmeyen ve izdirap veren hâdiseler karsisinda muvâzeneyi bozmadan sükûnete bürünmek, Hakk’a teslîm olmakdir.

Enbiyâ ve evliyâ, sabirla Allâh’in yardimina nâil oldular. Onlar bizim yüksek örneklerimiz olmalidir.

Sabrin dünyevî tarafi aci, âhiret tarafi çok parlaktir. Sabrin acilarini sîneye çekenler, ebediyyet devleti olan cennete ve Allâh’in rizâsina kavusurlar.

Her hâlukârda Allâh’in emir ve yasaklarindaki nîmet, hikmet ve ilâhî mükâfâtlari düsünmek, sabri kolaylastirir.

Sabrin ilk sarti da, hâdise ile ilk karsilasma zamaninda olmasidir. Tavi geçmis bir sabrin, fazla bir mükâfâti yoktur.

“Sabûr” ism-i serîfinin en güzel tecellî merkezi peygamberler ve evliyâullâhdir. Nitekim onlardan bizlere intikâl eden en güzel ahlâk-i seniyyeden biri olarak varlik ve darlik zamanlarinda sabir, çok mühimdir.

***

Oruçlarimizi Allâh -celle celâlühû- beraberliginde tutmamiz için “sahur, terâvih, zikir, Kur’ân ve duâ” gibi mânevî istinadlardan lezzet almak îcâb eder.

Iftar zamani da, duâlarin kabûl oldugu ince bir vuslat demidir. Bunun içindir ki, bu heyecanli anlarin birlikte yasanmasi da ayrica bir rahmet ve huzûr kaynagidir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Kim bir oruçluya iftar verirse, oruçlunun ecri gibi -oruçlunun sevabindan hiçbir sey eksilmeden- ecir alir.” (Tirmizî)

Bu müjdeyi duyan ashâb-i kirâmin fakîrleri, Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’e gelerek kendilerinin zenginler gibi oruçluyu doyuracak derecede iftâr yemegi vermeye güçlerinin yetmedigini hüzünle arzettiklerinde de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, söyle buyurdular:

“Kim bir oruçluyu bir hurma ile iftâr ettirirse veya bir içecek su ile veya tadimlik bir süt ile iftâr ettirirse, Allâh Teâlâ, ona ayni sevabi verir.”

***

Nâfile oruçlarda ayri bir hassasiyet vardir. Zîrâ has kullarin amelinin esasi sidktir. Bu da, niyyetin hâlisiyyeti ve nefsin tezkiyesi nisbetindedir.

Bu husûsda gerek nâfile oruç tutmak, gerek oruçsuzluk, gerek oruç tutmayanlarin israri ile nâfile orucu bozmak, gerekse bozmamak seklinde saglam bir niyete bagli olan her amel efdaldir.û Saîd -radiyallâhü anh- anlatir:

“Ben Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbi için bir yemek hazirlamistim. Yemegi kendilerine takdîm edince, aralarindan bir kimse çikip {REF Ben oruçluyum!} dedi. Bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

“–Kardesiniz sizi çagirdi ve sizin için hazirlik yapti. Simdi sen {REF oruçluyum} diyorsun. Orucunu boz ve onu bir baska gün kazâ et!» buyurdu.” (Tirmizî, Ebû Dâvûd)

Orucu bozmamakla alâkali rivâyet ise söyledir:

“Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ve ashâbi, Bilâl -radiyallâhü anh-’in oruçlu oldugu bir mecliste yediler ve içtiler. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-:

{ Biz rizkimizi yiyoruz.. Bilâl’in rizki ise cennettedir.} buyurdular.” (Ibn-i Mâce)

Bu hadîs-i serîfler gösteriyor ki, niyet ve kalbin durumuna göre nâfile orucu îcâb ettiginde bozup bozmamak husûsunda her iki davranis da câizdir.

Amellerin degerlendirilmesi Allâh’a âiddir. Ömrün hayirlisi, O’nun yaninda geçen ve O’nun ugrunda harcanandir. Insan, mezara indirilirken fânî hayatin ancak hâtiralari ile gömülecektir. Mezarlar, amel-i sâlihden baska hiçbir seyin giremedigi mekânlardir.

Allâh rizâsina uygun düsmeyen bir hayat, çöllerdeki seraplara benzer. Hakîkatten nasîbsiz hayâlden ibârettir.

Hadîs-i serîfde:

“Mü’min öldügü zaman, namazi bas ucunda, sadakasi saginda, oruç gögsünde bulunur.” buyurulmasi, bunun en güzel bir delîlidir.

Allâh’in sonsuz kereminden umulur ki, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-’in buyruklari sebebiyle bizlerin mübârek Ramazan ayinin biraz daha fazla kiymetini bilmemize, ona daha fazla deger verip daha fazla sevap islememize ve daha az günâha girmemize sebep olur.

Hadîs-i serîfde buyurulur:

“Eger insanlar, Ramazan-i Serîf’in ne oldugunu lâyikiyla bilselerdi, senenin tamaminin Ramazan olmasini arzu ederlerdi.”

Günlerimiz mübârek, Ramazan-i Serîf’imiz makbûl olsun!..

Istikbâl mü’minlerindir…

Kaynak: Gönül Bahçesinden: Osman Nuri TOPBAS

Berat Kandili e kart

Berat Kandili Mesajları

BU MUBAREK GECEDE DUALARINIZIN KABUL VE MAKBUL OLMASI DILEKLERIMLE BERAAT KANDILINIZI KUTLAR SIZE VE SEVDIKLERINIZE HAYIRLARA VESILE OLMASINI DILERIM.

GUL DALINDA GUZEL DIKENSE GULLE GUZEL, TOPRAK YESILLE GOK MAVIYLE GUZEL, GOZLER MANAYLA ELLER DUAYLA GUZEL, BERAT GECENIZ MUBAREK OLSUN.

Allah’in rahmeti, bereketi sizinle olsun, gönül günesiniz hiç solmasin, yüzünüz aydin olsun, kabriniz nur dolsun, makaminiz Firdevs, dualariniz kabul olsun. Kandiliniz kutlu olsun..

Avuçlarin açildigi, gözlerin yasardigi, ilahi esintilerin kalpleri oksadigi anin bir asra bedel oldugu bu gece dualarda birlesmek dilegiyle kandilinizi kutlarim.

Bakiler sevgiler adina nice dilekler vardir. Ölümü bile ayirir saymayan gönüller vardir. Mesafeler araya set çekmisse ne çikar, dualarda birlesen gönüller vardir. Hayirli kandiller..

öyle içten öyle samimi ol ki göz yaslarini bile tebessüme çevirsin. Kandiliniz mübarek olsun.

Borçlarimizdan, ceza ve günahlarimizdan kurtulmak için bu gece dua edelim.. Allah affeden ve bagislayandir, unutmayalim.. Eller semaya kalkip, yürekler bir atinca bu gece, gözler sevinç yaslariyla dolacak.. Kandiliniz mübarek, dualariniz kabul olsun!
Ya onu kaybedersin, ya da kendini mahvedersin.

Bu gece kulun yalvaris ve yakarislarini Yüce Mevla’ya sunacagi ve O’nun sonsuz affindan, merhametinden, iyiliginden bol bol yararlanacagi umut, huzur ve müjde gecesidir.  Kandiliniz hayirli olsun!

Bu günlerin feyzi üzerinize, rahmeti geçmisinize, bereketi evinize, nuru ahiretimize, sicakligi yuvamiza dolsun. Kandiliniz mübarek olsun..

Bugün ellerini semaya gönlünü Mevla’ya aç, bugün günahlardan olabildigince kaç, bugün en gizli incilerini onun için saç. Çünkü bugün  kandil, kandilin mübarek olsun.

Dertlerimiz kum tanesi kadar küçük, sevinçlerimiz Nisan yagmuru kadar bol olsun. Bu mübarek geceniz sevapla dolsun. Kandiliniz mübarek olsun.

Duaniz kabul, ameliniz makbul hizmetiniz daim olsun. Saadetiniz kaim olsun. Kandiliniz kutlu olsun.

Gül bahçesine girenler gül olmasalar da gül kokarlar. Kainatin en güzel gülünün kokusunun üzerinizde olmasi temennisiyle… Iyi Kandiller..

Sevgi, Şefkat, Kardeşlik, Acı, Hüzün, Merhamet

Bir çiçekle bahar olmaz ama her bahar bir çiçekle başlar.

İnternette şu sıralar aktif olan bir grub genç, Amacımız fitneye bulaşmaksızın toplumsal gelişime faydalı olmaktır. Bu da Ancak “Önce Ahlak ve Maneviyat” diyen bir topluluk ile mümkündür.’ diyerek çıktıkları bir web sitesiyle, bu kokuşmuş tek dişli canavara meydan okumaya hazırlanıyor.
Mail aracılığı ile yaydıkları mesajları ise şöyle:
////////////////////////////////////////////////
Yaratandan aldıkları hidayetle, basiretle, ferasetle, dirayetle ve şecaatle kelebekler sonsuza uçar. Hidayetle Rabbine teslim olur, basiretle Allah’ın arzusunu görür, ferasetle hak-batılı ayırt eder, dirayetle kötülüğe engel olur, iyiliği yaygınlaştırır, Hakkı hatırlatır, özgüvenle yarınını inşa eder, şecaatle vakarını korur ve kendisinden sonrakine aktarır. Ülkemizdeki yetmiş milyonun hepsini kardeş kabul ediyoruz. İslam’ı temsil iddiasında değiliz. İslam’ın, Müslümanların ve bütün insanlığın hizmetindeolduğumuzun şuurundayız. Temel insan haklarına dayanan bir toplumsal uzlaşmanın müdaafiiyiz. Terörü, anarşiyi, şiddeti, illegaliteyi, fikri taassubu ve her türlü dayatmacı anlayışı reddediyoruz.

Bizler, unutulmaya yüz tutmuş ve olmadığı zaman insanı insan olmaktan çıkaracak kadar önemli olan bazı duyguları olduğundan daha canlı hale getirmek için caba gösteren idealist gençler grubuyuz. Amacımız duygu sömürüsü değil, duygusal iletişimdir. Yazının gereksiz olduğu öyle anlar vardırki anlatabildikleri açısından tonlarca kitaptan daha fazla etkilidir. Bizler acıma duygusundan uzak taşlanmış yüreklere pek birşey anlatılamayacağı bilincindeyiz. Eğer biz afrika’nın aç çocuklarını düşündüğümüzde veya haberlerde filistinde vurulan, katledilen çocukları gördüğümüzde ağlayamıyor ve amaaan alıştık bunlara artık diyorsak afrikalı çocuklar açlıktan, filistinli çocuklar da füzelerden ölmeye devam eder. çünkü onları gördüğünde ağlayamayan ve onların acısını için için hissetmeyen bir kişi kalkıp da filistinli direnişçilere terörist diyebileceği gibi Afrikalılara da geri kalmasaydılar da aç kalmasaydılar diyebilir. Herşeyin temelinde o problemin oluşturduğu duyguları anlayabilmek vardır. Mesela: bir yakınımızın kolu kırılsa üzüntüden belki ağlarız ama bizden uzak bir diyarda paramparça olan bir çocuğu görünce amaaan çok gördük bunları deriz.

Kültürümüzün temelinde hoşgörü, ahlak ve maneviyat vardır. Kaynağımız Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammet (s.a.v), bizim buralara kadar gelmemize yardımcı olan kültürel dayanaklar Mevlana, Yunus emre, Hacı Bayram Veli ve daha birçok sevilen islam aydınlarıdır. Bombalar altında inleyen mazlum müslümanların da Amerikada kasırgalardan zarar görmelerine rağmen siyah tenli oldukları için abd hükümetinden yardım alamayan ve ikinci sınıf halk durumuna konulan hristiyan siyahilerin de yanındayız. ama burda dikkat edilmesi gereken bir husus varsa o şudur ki: Hoşgörü mazlum ve haklı olana gösterilir. Yahudi bir tüccarla ticaret yapmak ve ona ülkende iyi imkanlar sağlamak, güvenliğini sağlamak hoşgörü, filistinde birnerce çocuğun ölmesine sebep olan İsrail’e karşı hoşgörüden bahsetmek ise bir nevi vurdumduymazlık hatta enayiliktir. Hep merak ettiğimiz birşeydir. Acaba bizler filistinli olsaydık ve bizim çoluğumuzu çocuğumuzu, anamızı babamızı gözlerimizin önünde katletselerdi biz hoşgörüden mi bahsedecektik onlara karşı. başkasının acısını görmezden gelerek düşmanına hoşgörüde bulunmak bir meziyet değil, olsa olsa o mazlumun acısını hissedememektir. Veee diyoriz ki: Altı milyarı kardeş kabul ediyoruz. Ama bu demek değildir ki zulmeden ve insanlık özelliklerinden uzaklaşanların yaptıklarına hoşgörü adı altında göz yumacağız. Biliyoruz ki: zalimin eline koymak, zulüm olmaklığa yeter.

Amacımız fitneye bulaşmaksızın toplumsal gelişime faydalı olmaktır. Bu da Ancak “Önce Ahlak ve Maneviyat” diyen bir topluluk ile mümkündür.

sitenin adresi:
http://sevkattoplulugu.wordpress.com/

 

http://www.pusula.at/site/haber.php?hid=2806&k=Ya%C5%9Fam

Eski Yazılar »